Sen hep benimle olacaksın…
Ayşe, tıslayan etleri çevirdi, tavanın kapağını kapattı ve açık pencereden motor sesini, lastiklerin bahçedeki kumlu yolda çıkardığı hışırtıyı duydu. Ahmet gelmişti, ama o henüz akşam yemeğini hazırlayamamıştı. Fırındaki elmalı kurabiyeleri kontrol etti, buzdolabından sebzeleri çıkarıp yıkamaya başladı.
“Ayşe, ben geldim!” diye seslendi Ahmet girişten. “Ne güzel kokuyor!” diye ekledi, mutfağa girip iştah açıcı aromayı içine çekerek.
“Aç mısın?” Ayşe musluğu kapattı ve kocasına döndü. “Bugün erken geldin. Yemek daha hazır değil.”
“Sorun değil, beklerim. Tatlı da var mı?”
“Evet, elmalı kurabiye pişiriyorum. Biraz sabreder misin?”
“Elbette.” Ahmet odaya geçti, Ayşe ise salata için sebzeleri doğramaya koyuldu. Aynı anda birden fazla iş yapmaktan hoşlanmazdı, hele ki üç dört yemeği bir arada pişirirken. Dikkati dağılır ve mutlaka bir şeyler yanardı. Ama bugün her şey kusursuz olmuştu. Sofrayı kurup Ahmet’i çağırmak için salona gitti. Ahmet, kanepede yayılmış, gözleri kapalı, televizyonda haberleri izliyordu. Onu uyandırmalı mı diye düşünürken Ahmet gözlerini açtı.
“Yorgun musun? Senin halin…” Ayşe kelimeleri seçmeye çalışarak başını salladı.
“Biraz. Yemek zamanı mı?” Koltuktan doğruldu.
Birlikte mutfağa geçtiler.
“Mmm. Ne güzel görünüyor, kokusu da harika!” Ahmet sofrayı şöyle bir süzdü.
“Şarap ister misin? Biraz kalmıştı,” diye teklif etti Ayşe.
“Hayır. Bugün olmaz.”
Ayşe, kocasının iştahla, ama bir o kadar da düzgün yemesini izlemeyi severdi. Aslında onu seviyordu. Ona yemek yapmayı, gömleklerini ütülemeyi, omzunda uyuyakalmayı seviyordu. Mükemmel değildi belki, ama işte böyleydi, tüm alışkanlıkları, kusurlarıyla onu seviyordu.
***
İkisi de daha önce evlenmişti. Ayşe ilk evliliğinde hamile kalamamıştı, her ikisi de sağlıklıydı, doktorlar bir sorun görmemişti. “Böyle olur bazen,” diyorlardı, “sabretmek gerek, umudu kesme.”
Ayşe umut edip beklerken, kocası vaktini boşa harcamamış ve başka bir kadınla ilişkiye girmişti. Bunu bir arkadaşı söylemişti ona. Alışveriş merkezinde kocasını, hamile sevgilisiyle bebek kıyafetleri alırken görmüştü. Ayşe önce inanmak istemedi. Arkadaşı bir yanlışlık yapmıştı. Kocasıyla araları iyiydi, bunu yapamazdı… Ama sonra tüm parçalar yerine oturdu.
Kavga çıkarmak mı? Ama bu neyi değiştirirdi? Doğacak bebeğin suçu yoktu, babasız büyümemeliydi. Ayşe çok acı çekti ama kocasını zorla tutmamaya karar verdi. Zaten dayanamazdı, eğer o kadına açık ya da gizli kaçsa… Bu basit bir flört değil, hamile kalınmıştı. Demek ki ona artık aşkı kalmamıştı.
Kocası her zamanki gibi, biraz gecikerek eve geldi. Ayşe yemek yapamıyor, televizyon bile izleyemiyordu. Kalbi acı ve adaletsizlikle parçalanıyordu.
“Hasta mısın?” diye sordu kocası, onu karanlık odada, kanepede bağdaş kurmuş otururken bulunca.
“Hayır. Sağlığım yerinde.”
“Ailenle bir şey mi oldu? Söylesene.” Şaşkın ve endişeliydi.
“Evet, seninle bir şey oldu. Başka bir ailen var. Çocuk bekliyorsunuz. Bunu bana ne zaman söyleyecektin?”
“Demek biliyorsun.” Kocası derin bir nefes aldı, gözlerini kaçırdı. “Şimdi gitmemi mi istiyorsun yoksa…”
“Şimdi,” diye kesti Ayşe ve ondan uzaklaştı. Ağlamamak için kendini zor tutuyordu, içi acı, öfke ve çaresizlikle parçalanıyordu.
Kocası eşyalarını topladı, bir kez bile Ayşe’ye bakmadan. Bir an diz çöküp yalvaracağını, affetmesini ve kalmasına izin vermesini isteyeceğini umdu, bir an da sabrı tükenip bir an önce gitmesini bekledi.




