**Her Şey Olur**
Aylin, alarm çalmadan birkaç dakika önce uyandı. Yatağında bir süre öylece durup, yeni bir güne hazırlandı. Bugün de dün gibiydi, geçen hafta gibi, geçen ay gibi… Hayatı düzenli akıyordu, sürprizlere yer yoktu.
Yoksa vardı mı? Birkaç yıl önce oğulları Mehmet, onlara sürpriz yapmıştı. Üniversiteye girmiş ve ayrı yaşamak istediğini söylemişti. Ne göz yaşları dökmüştü, ne yalvarmıştı. Ama Mehmet ısrarcıydı, “Ya ayrı eve çıkarım ya da okulu bırakıp askere giderim!” demez mi? Ne yapsınlar? Kabul ettiler, hatta kirasını bile ödediler. Sonra iş buldu, yardımları reddetti.
Aylin, sessizce yataktan kalktı, eşini uyandırmamaya özen gösterdi. Mutfağa gitti, bir süre sonra evin içine taze demlenmiş Türk kahvesinin mis gibi kokusu yayıldı. Anlık kahve falan içmezdi, o işi ciddiye alırdı.
Eşi Cemil duştan çıkıp mutfağa girdiğinde, masada buharlı bir fincan kahve ve tereyağlı simitler onu bekliyordu. Omlet, mısır gevreği falan yemezdi o. Sessizce kahvaltısını yaptı, aynı sessizlikle mutfaktan ayrıldı.
“Bugün geç geleceğim, fakülte kurul toplantısı var,” dedi kapıdan.
Aylin peşinden gitti, kravatını düzeltti, gömleğinin yakasını toparladı, omzundaki hayali bir tozu üfledi. Yaz-kış demeden yaptığı bir ritüeldi bu. Kışın atkısını düzeltir, yazın kravatını.
Cemil gittikten sonra Aylin kendine çeki düzen verdi, limonlu çayını yudumladı ve bilgisayarının başına geçti. Evden çalışıyordu; İngilizce ve Fransızca metinler çeviriyordu. İşi iyi gidiyordu, çevirdiği kitabı sevmişti. Sözlüklere bakarak kelimelerin tam karşılığını arıyordu ki telefon çaldı.
“Aylin Hanım, merhaba. Burası Cemil Bey’in fakültesinden Sevil Hoca,” dedi karşıdaki kadın.
Aylin, eşinin fakültesindeki bu renksiz sesin sahibini hemen gözünde canlandırdı: Uzun boylu, düz göğüslü, orta yaşlı ve pek de güzel olmayan bir kadın.
“Merhaba. Bir şey mi oldu? Cemil’e bir şey mi oldu?” diye telaşlandı.
“Yok, hayır,” dedi Sevil Hoca, duraksayarak. “Sizinle konuşmam gerekiyor. Tesadüfen bu civardaydım. Beş dakikaya gelebilir miyim?”
“Tabii,” dedi Aylin, ama içinden “Ders saati, burada ne işi var?” diye geçirdi.
Tam beş dakika sonra kapı çaldı. Sevil Hoca içeri girdi.
“Çay, kahve?” diye ikram etti Aylin.
“Yok, vaktim yok. Boş dersim çıktı da…”
Salona geçip koltuğa oturdular.
“Buyurun,” dedi Aylin.
“Söylemesi zor, ama artık susamam,” dedi Sevil Hoca. “Eşiniz bir öğrenciyle beraber. Yirmi yaşlarında tatlı bir kız. Engelli annesiyle yaşıyor.”
“Detaylara gerek yok.”
“Peki. Telefon konuşmasını duydum. Kız hamile. Cemil Bey de ona ‘Seni bırakmayacağım, yardım edeceğim’ demiş.”
Aylin sessiz kaldı. Sevil Hoca devam etti:
“Eskiden de böyle şeyler oluyordu. Vera Hanım’la, sosyoloji bölümündeki Nihal’le… Şimdi de bu öğrenci. Üç ay önce Viyana’ya konferansa gidecekti ya? Gitmedi. Şehrin dışında bir pansiyon kiraladı, üç gün orada kaldı.”
“Bunu nereden biliyorsunuz?” dedi Aylin, inanmak istemeyerek. Kıskanç, evde kalmış bir kadının intikamıydı bu.
“Bana inanmıyorsunuz,” dedi Sevil Hoca, Aylin’in düşüncelerini okur gibi. “Herkes öğrenirse ne olacak? Otuz yaş büyük, neredeyse dedesi olur. Komik duruma düşecek.”
Aylin kendine geldi.
“Anladım. Başka bir şey yoksa…”
“Tabii, gidiyorum,” diyerek hızla ayağa kalktı Sevil Hoca.
Aylin kapıyı kapattı, uzun süre boşluğa baktı. Artık çalışamazdı. Hayatlarındaki bu uzun sükûnet bozulmuştu. Böyle bir şey bekliyordu belki, ama bir öğrenci… Nasıl yapardı bunu?
Bir gün babası, garip görünümlü, çirkin gözlüklü bir öğrenciyi eve getirmişti. Tez danışmanıydı. Uzun uzun konuşup beraber yemek yemişlerdi.
“Bu çocuk cevher. İleride çok başarılı olacak. Onunla mutlu olursun,” demişti babası.
Aylin o zaman üniversitedeydi. Öğrencinin adı Cemil’di. Küçük bir Anadolu kasabasından gelmişti. Babası onu himayesine almış, yüksek lisansa yerleştirmiş, doktorasında yardım etmişti. Zamanla evlerinin bir parçası olmuştu.
Bir gün, Aylin çevirmen olarak çalışırken, Cemil geldi.
“Babam İstanbul’a sempozyuma gitti. Bir hafta yok,” dedi Aylin.
“Ona değil, size geldim,” diyerek kızardı Cemil, gözlüklerini düzelterek.
“Öyle mi? Nasıl yardımcı olabilirim? Çeviri falan mı?” diye alay etti Aylin.
“Sizi bir sergiye davet etmek istiyorum. Monet, Osman Hamdi Bey…”
Zaten gitmek istiyordu, ama kimseyle gidemiyordu. Sonunda kabul etti.
Cemil çok ilginç biri çıktı. Tablolar hakkında bilgiliydi, yürürken anlattığı hikâyelerle onu şaşırtıyordu. O garip gözlüklerini bile fark etmiyordu artık. Aşık olmamıştı, ama ilgisi çekilmişti.
“Ona iyi bak. Geleceği parlak. Onunla mutlu olursun,” demişti babası.
Cemil evlenme teklif ettiğinde kabul etti. Ama düğün ertelendi. Babası aniden öldü. Cemil, onun yerine kAylin, bahçedeki komşusuna uzun uzun baktı ve hayatın yepyeni bir sayfa açmaya hazır olduğunu fark ederek gülümsedi.




