Aşkın Peşinde

Bugün günlüğüme yazmak istiyorum, çünkü başımdan geçenler bana çok şey öğretti. Her şey İstanbul’da, bir sokakta tanışmamızla başladı.

“Kızım, Atatürk Caddesi nerede acaba? Saatlerdir dönüp duruyorum, kimse bilmiyor,” dedi yakışıklı bir genç, omzunda büyük siyah bir çanta ile.

“Tanışma taktiği mi bu?” diye sırıttım.

“Adım Emre. Senin adın ne?”

“Ayşegül,” dedim, yalan söyleyerek. Yürümeye devam ettim, ama o yetişti.

“Gerçekten yolumu kaybettim. Arkadaşımın düğünü var, şehri hiç bilmiyorum.”

Üzerindeki gömlek, dar kotlar yerine geniş pantolonu ve yol çantasıyla taşralı olduğu belliydi.

“Dümdüz devam et, ışıklarda sağa dön. O Atatürk Caddesi olacak,” dedim, yumuşayarak.

“Sağ ol,” dedi Emre, gülümsedi. Yüzü birden değişti. “Peki, gerçek adın ne?”

“Seninki?”

“Annem Nazım Hikmet hayranı, beni Emre koymuş. Şükür ki Orhan değil,” diyerek kendi şakasına güldü. O kadar içten gülüyordu ki, şaşırdım.

“Annemin edebiyat sevip sevmediğini bilmiyorum, ama adımı Aslı koymuş,” dedim, ben de gülümsedim.

“Yarın düğüne benimle gelir misin? Tek tanıdığım arkadaşım, o da damat olacak,” dedi umutla bakarak.

Şaşırdım. Samimi ve sevimli görünüyordu.

“Üzgünüm, yarın sınavım var,” dedim, uzaklaşmak için adım attım.

“Telefon numaranı ver, gideyim. Düğün saati kaç, nasıl haber vereceğim?”

“Ben geleceğimi mi söyledim?” diye şaşırdım.

“Öğrenci misin? Tahmin edeyim… Tıp okuyorsun.”

“Evet. Nasıl anladın?”

“Annem der ki, en yardımsever insanlar öğretmenler ve doktorlardır. Telefon numaranı vermezsen, peşini bırakmam. Evini bulur, bahçede adını bağırarak ararım.”

İsteksizce numarayı verdim.

“Arayacağım!” diye bağırdı arkamdan.

Emre’nin annesi, onun okuldan sonra üniversiteye gitmesini istemişti. Ama burslu kazanamamıştı, özelde okumak içinse paraları yoktu. O da tüm erkek çocuklar gibi ders çalışmaktansa top peşinde koşmayı seviyordu.

Annesiyle birlikte küçük bir kasabada yaşıyorlardı, tek bir okul vardı, annesi de Türk Dili ve Edebiyatı öğretmeniydi. Ciddi hastalıklarda insanlar il merkezine giderdi.

Emre, babasının arkadaşının oto tamirhanesinde çalışmaya başlamıştı. Askerden sonra üniversiteye gidecekti. Kızlara ilgisi vardı, ama hiçbiri onu bu kadar etkilememişti. Babası bir yangında ölmüştü. İnşaatçıydı ve ailesi için büyük bir ev yapmıştı.

Bir akşam eve dönerken tahta bir evin penceresinden dumanlar çıktığını görmüştü. O yaz dayanılmaz sıcaklar vardı, yangınlar sık görülüyordu. Bir kadın ona koşmuş, yardım istemişti. Komşuya gitmiş, evde oğlu kalmıştı…

Kapı içeriden kilitliydi. Emre’nin babası pencereyi kırıp alevlerin içine dalmıştı. Çocuğu hızla buldu, ama çocuk duman yüzünden bayılmıştı. Çocuğu pencereden dışarı verdi, kendisi kaçamadı.

Kadının kocası sarhoş eve gelmiş, karısını bulamayınca kapıyı kilitleyip yatağa uzanmış, sigara içerken yangını çıkarmıştı…

Ertesi gün Emre beni aradı. Sınavı geçip geçmediğimi sordu, düğünü hatırlattı.

Cumartesi olduğu için kabul ettim. Mayıs sıcaktı, akasyaların beyaz çiçekleri yollara dökülmüştü. Emre beni görünce donup kaldı.

Düğünden sonra eve kadar yürüdük, konuştuk, kapı önünde öpüştük.

“Yarın dönüyorum. Sen de bana gel. Kasabamız çok güzel. Cami avlusundan manzara nefes kesici. Babamın yaptığı evimiz var. Dere kasabayı ikiye böler.”

“Babam yaşarken sık sık balığa giderdik. Sabah sisinde, çiy taneleriyle kaplı çimenlerde öyle bir sessizlik olur ki, balıkların suda çıkardığı sesi duyarsın. Eve levrek, kefal getirirdik, bir kere de koca bir turna yakalamıştık. Şöyle,” dedi, kollarını açarak. “Belki biraz daha küçüktü. Askerdeyken kasabam rüyalarıma girerdi. Dönmek için can atardım…”

“Neden açıktan okumuyorsun?” diye sordum.

“Annem tam zamanlı okumamı istiyor. Ama sanırım kasabadan çıkmamı istediği için. İş imkânları az. Sınavlardan sonra gel. Göreceksin, burası cennet gibi. İki saatlik otobüs yolculuğuyla şehirden kaçış…”

Ayrılmak istemiyorduk. Sabaha kadar konuşabilirdik, ama üşüdüğümü fark etti.

Sabah otobüste bana mesaj attı: “Özledim, bekliyorum.”

Kahvaltıdayken mesajı okuyunca gülümsedim.

“Dünkü çocuk mu yazdı?” diye sordu annem.

“Bizi mi gördün?”

“Tabii. O da öğrenci mi?”

“Evet, teknik üniversitede,” dedim, yalan söyleyerek.

Annemin tek kızı için en iyisini istediğini biliyordum. Emre’nin kasabada tamircilik yaptığını öğrenirse hoşlanmazdı.

O günden sonra saatlerce telefonla konuştuk, gece yarılarına kadar görüntülü sohbet ettik. Bir hafta sonu Emre bana geldi. Tamirhane yoğundu, o yüzden akşam son otobüsle döndü.

“Geleceğini söylemiştin. Bekliyorum,” dedi vedalaşırken.

Sınavları bitirip aileme birkaç günlüğüne arkadaşımı ziyarete gideceğimi söyledim.

“Başka şehirde arkadaşın yoktu ki?” diye sordu annem.

“Onun yanında olduğum her an, hayatın bize öğrettiği en değerli dersi anladım: gerçek sevgi, fedakarlık istemeden vermek ve hiç tereddüt etmeden birbirine inanmaktır.

Rate article
Lifequest
Aşkın Peşinde