Bir gözümü aralayıp hemen kapattım. Mart güneşinin acımasız ışığı pencereden süzülüp tam yüzüme vuruyordu. Yatağın buruşuk çarşafında debelendim, güneşten kaçmaya çalışarak.
“Uyandın mı, seni sarhoş herif?” diye seslendi karım. “Aç şu utanmaz gözlerini, içine bakacağım. Herkesin kocası adam gibi hediyeler alır, çiçek getirir. Sen dün gece kendinden geçene kadar içtin. Bugünün ne olduğunu hatırlıyor musun?”
Duvara yapışarak gözlerimi açabildim. Kirpiklerimin arasından, mazgal deliği gibi dar görüş alanımdan Aylin’i gördüm. Ellerini kalçalarına dayamış, öfkeli öfkeli duruyordu.
“H-hangi bayram?” diye şaşkınlıkla mırıldandım.
“8 Mart, kadınlar günü! Benim bayramım, ama sen kendini içkiye vurmuşsun. Gözüm görmesin seni. Hiç utanman yok mu? İkimiz oturup bir şeyler içelim diyordum. Kızım güzel bir şarap getirmişti. Saklamıştım özel gün için. Sen ise o … bir güzel devirmişsin. Rakı yetmedi mi?”
Kendimi toparlayamadan, tam isabetle fırlattığı terlik alnıma çarptı.
“Al sana…” İkinci terlikten yorganın altına saklanarak kurtuldum. Şükür ki sadece iki tane vardı. Burnumu yorganın kenarından çıkardım.
“Aylin, özür dilerim. Yemin ederim, her şeyi telafi edeceğim.” Geğirdim ve kalkmaya çalıştım ama yorgana dolandım.
Karım elimi sallayarak mutfağa geçti. Oradan tabak çanak sesleri gelmeye başladı. Böyle gürültü yapmaya başladığında, çok sinirli olduğu ve kavganın uzun süreceği anlamına gelirdi.
Ateşle oynamamak ve beladan uzak durmak için evden sıvışmaya karar verdim. Mutfağın yanından sıvışıp banyoya girdim. Musluk suyundan avuç avuç yüzüme çarptım. Diş fırçalarını kaldırıp bir bardak su doldurdum ve açgözlüce içtim. Nemli elimle seyrelmiş saçlarımı düzelttim. Aylin hâlâ mutfakta gürültü yapıyordu.
Sessizce odama döndüm, giyindim ve holde ayakkabılarımı giymeye başladım. Tek ayak üstünde dengemi kaybedip düşmekten son anda kurtuldum. Gürültüye gelen Aylin mutfaktan başını uzattı.
“Nereye gidiyorsun, ayyaş?”
“Aylin, hemen döneceğim…” Ceketimi askıdan kaptım ve kapıya doğru geri geri gittim.
“Dur orada!” diye bağırdı Aylin, göğsünü kabartarak üstüme yürüdü, ama ben kapıdan sıyrılıp hızla kapattım.
“Eve döndüğünde görürsün…” diye seslendi kapının ardından. Ne beklediğini duymamak için merdivenlerden aşağı koştum.
Dışarıda güneş parlıyordu, saçaklardan damlalar düşüyor, eriyen karların altından yamalı asfalt görünüyordu. Karşıma sürekli sarı mimoza dalları ya da rengârenk laleler taşıyan erkekler çıkıyordu.
“Kardeşim, saati söyleyebilir misin?” diye sordum elinde mimoza olan bir adama.
“Ayılma vakti,” diye omzunun üzerinden cevapladı.
“İyi olurdu,” diye mırıldanarak yürümeye devam ettim. Aslında çiçekleri nereden aldığını sormak istemiştim ama nedense saati sormuştum.
“Delikanlı, çiçekleri nereden aldın?” diye genç bir adama sordum.
“Şu tarafta,” diyerek arkasını işaret etti.
“Tamam,” dedim ve gösterdiği yöne yürüdüm.
Kısa sürede, trafik ışıklarının yanında bir kadın gördüm. Ayaklarının dibinde, civciv başları gibi kabarık mimoza dallarıyla dolu bir kutu vardı.
Hızlandım. Aylin’i yatıştırmak için çiçek almak istiyordum, belki şansım yaver giderse bayramın o mübarek 100 gramını da içerdim. Ama yaklaştığımda, kutunun dibinde sadece cılız bir mimoza dalı kalmıştı.
“Alın beyefendi, indirimli vereyim,” dedi kadın, anlayışlı bakışlarını üzerimde gezdirerek.
“Buket olsa. Karıma. Başka yok mu?”
“Yok,” diye alaycı bir sesle tekrarladı. “Beklerseniz, birazdan yeni getirirler.”
Düşündüm, böyle cılız bir dal Aylin’i daha da kızdırırdı. Caddede çiçek taşıyan erkeklerin akışı kesilmiyordu, demek ki başka yerlerde de satılıyordu. Yürümeye devam ettim. Yolda aklıma geldi, ceplerimi kontrol ettim. İçinde para olup olmadığını hatırlamıyordum. Hem Aylin de fazla içmemek için almış olabilirdi.
Durup ceplerimi karıştırdım, buruşuk bir 100 lira buldum. Çiçekler ne kadardı, hiçbir fikrim yoktu. İleride bir arabanın etrafında insanlar toplanmıştı. Bir buket lalenin fiyatını duyunca içim burkuldu.
“Tek mi alacaksın?” diye sordu Kafkas aksanlı, sakallı satıcı.
“Şu kadar var,” diyerek buruşuk lirayı gösterdim.
“Ha, bunla ancak bir tane veririm. İster misin?”
Tek lalenin, tıpkı o cılız mimoza dalı gibi Aylin’in öfkesini dindirmeyeceğini düşünerek uzaklaştım.
Beyin hücrelerimi zorlayarak kimden borç alabileceğimi düşündüm. “Ahmet bana 500 lira borçlu! Versin şu parayı,” diye düşünerek Ahmet’in evine yollandım. Aslında beraber içmiştik, ama parayı ben vermiştim, yani ne olursa olsun borçluydu.
“Kim o?” diye seslendi kapının arkasından Ahmet’in karısı Sevim.
Kadın müthiş huysuzdu, kocasını sıkı kontrol altında tutardı. Nadiren kaçıp kendini içkiye vurduğunda ise doyasıya içerdi. Ahmet ondan “Şeytan” diye bahsederdi.
Adımı söyleyip anahtar deliğine eğildim.
“Ne istiyorsun?”Sevim bana çatık kaşlarla baktı, ama çiçekleri görünce yüzü yumuşadı ve içeriye, mutfağa doğru yürürken “Ahmet, senin arkadaşın geldi,” diye seslendi.




