Lütfen, oğlumu geri ver. İstediğin her şeyi vereceğim, – dedi son nefesinde.

“Lütfen, oğlumu bana geri ver. Sana istediğin her şeyi vereceğim,” diye fısıldadı Nazlı, son gücüyle.

“Baban kendine bakar merak etme. Daha kırk üç yaşında. Annesini sonsuza kadar mı yaslayacak sanıyorsun? Öyle şey mi olur? İstatistiklere göre yalnız kadınlar erkeklerden fazla. Yakında mutlaka bir yalnız kadın kapar onu. O yüzden hadi İstanbul’a gidelim, babanın hayatını kurmasına engel olma. Yoksa ömrünün sonuna kadar yalnız mı yaşasın istiyorsun?”

Küçük bir İzmit kasabasında yaşıyorlardı. Kızlar lisede onuncu sınıftayken Nazlı’nın annesi bir trafik kazasında hayatını kaybetmişti. Babasıyla birlikte bu acıyı derinden hissetmişlerdi. Ev işleri Nazlı’nın üzerine yıkılmıştı ama o her şeyi yetiştiriyor, derslerini aksatmıyor ve üniversite sınavında yüksek puan alıyordu.

Leyla ise sürekli bu küçük kasabadan kurtulup İstanbul’a gitmenin hayalini kuruyor, Nazlı’yı da ikna etmeye çalışıyordu.

“Babam hâlâ annemin ölümünü kabullenemedi. Bir de ben gidersem? Hayır, onu yalnız bırakmam,” diye diretiyordu Nazlı.

“Baban kendine bakar! Daha genç sayılır. Annesini ömür boyu mu ağlayacak sanıyorsun? Yakında birisi çıkar, elinden tutar. Onun hayatını yaşamasına izin ver. Yoksa yalnız mı kalsın istiyorsun?”

Leyla’nın babası hakkındaki acımasız sözleri Nazlı’yı derinden yaralamıştı. Ama içinde haklı bir taraf da vardı. Sonunda babasıyla konuşmaya karar verdi.

“Git kızım. Ben hallederim. İstanbul uzak değil, Sibirya’ya gitmiyorsun. Beğenmezsen dönersin. Burada ne yapacaksın ki?”

Böylece Nazlı, Leyla’yla birlikte İstanbul’a gitti. İyi bir puan almıştı, üniversiteye gidebilirdi. Ama Leyla’nın notları ortalama olduğu için onun şansı yoktu. Nazlı da arkadaşını yalnız bırakmak istemedi. Onunla birlikte öğretmen okuluna yazıldı. Üniversiteyi sonra, çalışırken açıktan bitirebilirdi. Yurtta aynı odayı paylaşıyorlardı.

Başlarda Nazlı her hafta sonu babasını ziyaret ediyordu. Ama yılbaşından sonra babasında değişiklikler fark etti: Neşelenmiş, bakımlı görünüyordu, buzdolabında çorba ve köfteler duruyordu. Acaba kendi mi yapmıştı?

Utanarak itiraf etti: “Komşumuz Seval hanım yapmış… Yani, şey…” Nazlı babasını rahatlattı, onu anladığını, hatta mutlu olduğunu söyledi. Belli ki kendisi geldiğinde Seval hanım babasını ziyaret etmiyordu.

“Neden böyle gizli gizli? Beraber yaşayın, benim için sakınca yok.”
Ama ziyaretlerini azalttı, onları rahatsız etmek istemedi.

Leyla ise derslere pek özen göstermiyor, sık sık devamsızlık yapıyor, geceleri erkeklerle takılıyor, hatta bazen yurda bile dönmüyordu. Nazlı ona her konuda yardım ediyor, eksiklerini kapatıyordu.

“Okulu tamamen mi bıraktın? Bak, ya atılacaksın ya da hamile kalacaksın. İyi mi?” diye uyardı arkadaşını.

“Tam bir annesin sen! Merak etme, her şey kontrolüm altında. Çocuk istemiyorum. Peki sen, Mert’le hâlâ elele mi geziyorsun?” diye gülüyordu Leyla.

Yaz dönemini güç bela atlattı. Tabii Nazlı’nın yardımı olmadan değil. Son zamanlarda asık suratlı ve dalgındı, sanki bir şeyler onu rahatsız ediyordu.

“Bir sorun mu var? Hasta mısın?” diye sordu Nazlı, memlekete giden trende.

“Ne sorunu? Hamileyim,” itiraf etti Leyla.

“Uyarmıştım seni. Peki şimdi ne yapacaksın?” diye şaşırdı Nazlı.

“Doğurmam. Babandan kürtaj parası ister misin? Annem vermez, konuyu bile açamam,” diye yalvardı Leyla.

“Aklını mı kaçırdın? Neden korunmadınız? Kontrolün altındaydı dedin!” diye çıkıştı Nazlı.

“Bu kadar yüksek sesle konuşma! Birkaç kez oldu işte… Anlıyorsun ya. Söyler misin babana?”

“Hiç sanmıyorum. Kürtajdan sonra bir daha çocuğun olmayabilir. Erkeğine söylesene. Evlensinler.”

Leyla dudaklarını ısırdı.

“Söyledim. Hemen kayboldu. Annem beni öldürür. Beni tek başına büyüttü. Hep ‘aynı hatayı yapma’ diye tembih ederdi. Ben ise…” diyerek trendeki camdan dışarı baktı.

“Bir şey olmaz, biraz kızar elbet. Torununu görünce yumuşar,” diye akıl verdi Nazlı.

“Öyle mi? Annemi tanımıyorsun. Belki sonra yumuşar ama önce beni yerden yere vurur. Nazlı, lütfen yardım et!” diye yalvardı.

“Tamam, deneyeceğim,” diye iç çekti Nazlı.

Babası para verirdi. Ama Nazlı istemedi. Bir çocuğun ölümüne yardım edemezdi. Belki zamanla Leyla’da annelik duygusu uyanırdı. Baharda doğurur, okula da birkaç ay kalırdı. O zaman ona yardım ederdi. Teşekkür bile ederdi.

Leyla’ya gerçeği söyledi, babasından para istemediğini.

“Demek dostum dediğin buysun, hain!” diye bağırdı Leyla.

Ama kürtaj olmadı. Kasaba küçüktü, herkes birbirini tanırdı. Hastaneye gitmeye cesaret edemedi. Mutlaka birisi annesine söylerdi. Eylülde İstanbul’a döndüklerinde ise artık geçti.

Kış tatilinde Leyla eve gitmedi. Karnı artık belli oluyordu. Ama annesi bir anda ortaya çıktı, sanki içine doğmuştu. Leyla onu görür görmez başka odaya kaçtı, Nazlı’yı önüne siper etti.

Sadık arkadaşı, Leyla’nın annesini yatıştırdı: “Bir yurtta çalışıyor, deneyim kazanıyor.” Annesi diretince,

“Oraya giremezsin**Devamı:**

Nazlı, Vanya’yı sıkı sıkı tutarken, hayatın ona verdiği bu ikinci şansın kıymetini bilecek ve artık hiçbir şeyin onları ayıramayacağını düşündü.

**Son:**

O günden sonra kasabada her kar yağdığında Vanya koşarak annesine sarılır, Nazlı ise onun bu neşesine gülümseyerek, “Artık hiçbir şey bizi ayıramaz,” diye fısıldardı.

Rate article
Lifequest
Lütfen, oğlumu geri ver. İstediğin her şeyi vereceğim, – dedi son nefesinde.