Hak Edilen Mutluluk

Bugün okuldan geldim, üzerimi değiştirdim ve bir fincan çay içtim. Akşam yemeğini hazırlamak için henüz erken, zamanım var. Mehmet birkaç saat sonra gelecek. Bir kitap alıp kanepeye uzandım, üzerimdeki yorgunluğu attıktan sonra ayaklarımı uzattım. Bütün gün topuklu ayakkabılarla gezdikten sonra dinlenmek iyi geldi.

İlkokulda öğretmenim. Daima düzgün ve özenli görünürüm, saçlarım kısa ve bakımlı. İş yerinde resmi elbiseler ve sadelikten yana olurum çünkü okulun kıyafet kuralları var. Her gün velilerle görüşürüm, hepsi farklı gelir seviyelerindedir. Ne çok mütevazı olup göze batacak kadar gösterişsiz, ne de onlardan farklı durarak rahatsız edici olmak istemem. Öğretmenlik yılları bana sakin ve net konuşmayı öğretti. Veliler ve öğrenciler bana saygı duyar.

Kitaptan birkaç sayfa okuduktan sonra gözlerim ağırlaştı. Hafifçe kapatıp bir an için uyuyakaldım. Birden yere düşen kitabın sesiyle uyandım. Gözlerimi ovuşturup doğruldum ve kitabı yerden almak için eğildim. Tam o sırada kapı çaldı. Mehmet’in anahtarı var, üstelik gelmesine daha var. Zil tekrar çaldı, bu kez çekingen ve kısa.

Koridordaki aynaya baktım, dağılan saçlarımı düzeltip kapıyı açtım.

Karşımda Mehmet’in arkadaşı ve iş ortağı Orhan duruyordu.

“Merhaba, Ayşe.”

“Merhaba, Orhan. Mehmet henüz gelmedi,” dedim.

“Biliyorum. Aslında seninle konuşmaya geldim,” dedi, iki ayağıyla yer değiştirerek.

“Gel içeri,” dedim ve yol verdim.

Paltosunu çıkardı, askıya astı, atkısını da koluyla birlikte katladı. Ayakkabılarını çıkarırken ona baktım ve içimde acaba Mehmet’e bir şey mi oldu diye endişe duydum.

Orhan ceketini düzeltti ve içeri davet etmemi bekledi.

“Mutfağa geç,” dedim.

Bilindiği gibi en güzel sohbetler mutfakta olur.

Orhan masaya oturdu. Ben ocaktaki çaydanlığı yaktım. Hemen tıslamaya başladı.

“Çay mı, kahve mi?” diye sordum.

“Çay olursa güzel olur,” dedi.

Bir fincan çıkardım. Kurabiye ve şekerlik zaten masadaydı. Çaydanlık hemen kaynadı.

Orhan’a çayı koydum ve kurabiyeyi uzattım. Karşısına oturdum.

“Sen de içmeyecek misin?” dedi, rahatsız olduğu belliydi.

“Boşuna gelmedin ya. Bir şey mi oldu? Mehmet’e bir şey mi oldu?” diye sordum.

“Mehmet sapasağlam,” dedi, bakışlarını kaçırarak kurabiye seçiyormuş gibi yaparak.

“Anlat o zaman,” diye acele ettim.

“Uzun zamandır sana söylemek istiyordum…” Bir kurabiye aldı, paketini çevirerek. “Sen güzel, zeki, evinin kadınısın…” Diyerek kurabiyeyi açtı. “Ailenize karışmak istemedim ama Mehmet hakkında gözlerini açmak zorundayım.” Kurabiyeyi ağzına attı ve çiğnemeye başladı.

“Hadi ama, zorla mı söyleteceğim?” Sabrım tükeniyordu.

“Yani, sana bunu söylemek benim için de zor…” Çayından bir yudum aldı.

“Konuş,” diye üsteledim.

“Mehmet’in bir metresi var,” diye pat diye söyledi ve boğulur gibi öksürdü.

Hemen ayağa kalkıp masaya eğildim, sırtına hafifçe vurdum. Sonra yerime oturdum ve gülmeye başladım.

“Ne dediğimi anladın mı? İnanmıyor musun yoksa biliyor muydun?” diye şaşkınlıkla sordu.

“Of, bari kötü bir şey olmamış,” diye gülerek cevap verdim.

Şimdi şaşırma sırası Orhan’daydı.

“Eee? Mehmet yakışıklı bir adam, gücü yerinde. Senin derdin ne? Dostsunuz değil mi, dostlar birbirini satmaz. Sen kaç kez yanaştın bana?” Soğuk bakışlarımla onu delip geçiyordum.

“Kendi ailen battı, şimdi benimkini de mi batıracaksın?” diye öfkeyle ayağa kalktım.

“Sadece gerçeği göstermek istedim. Sen onun için her şeyi yapıyorsun. Yemek, temizlik, börekler pişiriyorsun. Kendin mükemmelsin ama o seni takdir etmiyor,” diye kekeledi, ya utançtan ya da sıcak çaydan kızarmıştı.

“Çayını içtin mi? Şimdi çık git. Mehmet her an gelebilir,” diye sert çıktım.

“Gidiyorum ama dediklerimi iyi düşün. Uyarıyı yaptım…”

“Git hadi, hayırsever efendi,” diye acele ettirdim.

Orhan hızla koridora geçti. Ayakkabı çekeceğini arandı ama bulamayınca eğilip ayakkabılarını giymeye çalıştı. Benimse kollarım göğsümde, kapı pervazına yaslanmış, soğuk ve sabırsız bakışlarımla onu izliyordum.

Sonunda ayakkabılarını giydi, paltosunu kapıp çıkmak üzereydi. Şöyle bir dönüp bir şey söylemek istedi ama kapıyı yüzüne kapattım.

Mutfağa döndüm, yarısı kalmış çayı lavaboya boşalttım ve sandalyeye çöktüm.

Mehmet’le Devlet Tiyatrosu’nda tanışmıştık. Antrakt sırasında büfede kuyruk olmuştu. Ben ve arkadaşım en arkadaydık.

“Susadım resmen, yetişir miyiz acaba?” diye telaşlandı arkadaşım.

“Sen burada bekle,” dedim ve kuyruğun başına gittim.

Tam büfenin önünde iki genç adam gördüm. Yanlarına gidip sessizce bir su almalarını rica ettim.

Biri kafa salladı. Biraz sonra plastik şişeyi bana uzattı, parayı geri çevirdi. Teşekkür edip arkadaşıma döndüm. Duvar kenarında şişeden nöbetleşe içtik.

Aynı gün tiyatro çıkışında Mehmet beni aradı gözleriyle. İşte o an…O günden sonra Mehmet’le hiç ayrılmadık, çünkü gerçek sevgi, sabırla büyüyen bir çiçek gibiydi ve biz onu yıllarca sulayıp güneşe çıkarmıştık.

Rate article
Lifequest
Hak Edilen Mutluluk