Bir ekim akşamı, yağmur hafif hafif çiseleyerek başlamıştı. Akşam duası bitmiş, camide pek kimse kalmamıştı. Hava soğuk ve yağışlıydı, çoğu kimse evinden çıkmaya cesaret edememişti.
Cami yavaş yavaş boşaldı, son cemaat de kapıyı açıp çıktıkça içeri serin bir rüzgâr doluyor, mumların alevi titreyerek dalgalanıyordu. Nihayet, taş zemindeki ayak sesleri kesildi. Artık Ayşe tek başınaydı.
Küçük hediyelik eşya tezgâhından çıktı, camiyi dolaşarak mumları söndürdü, şamdandaki mum artıklarını fırçayla temizledi. Sonra kandilleri de birer birer kapattı. Yuvarlak, desenli camlardan sokağın loş ışıkları zar zor süzülüyordu. Yalnızca tezgâhın üzerindeki lamba yanıyordu, ışığı yakındaki ikonaların altın kaplamalarında hafifçe parlıyordu.
Sağ taraftan, üzerine siyah bir ceket geçirmiş olan imam Ahmet Hoca çıktı.
“Bekçi geldi mi?” diye sordu, Ayşe’ye yaklaşarak.
“Henüz gelmedi. Bir şey mi söyleyecektiniz?” diye sordu Ayşe.
“Yok. Yarın görüşürüz.” Hafifçe başını eğerek vedalaştı ve kapıya yöneldi.
Ayşe bir kova su ve paspas alıp temizliğe başladı. Sabah tertemiz bir camiye gelmeyi severdi. Tam o sıra, kapıdan bir rüzgâr esip sertçe kapandı. Ayşe arkasına baktı. Bekçi girişte hafifçe göğsünü haç işaretiyle kapatıp ona başını salladı ve kendisine ayrılan küçük odasına geçti. Ayşe daha önce onun sesini hiç duymamıştı, ama Ahmet Hoca, onun dilsiz olmadığını söylerdi.
Ayşe kovayı ve paspası yerine koydu, üstünü giydi, son bir kez etrafa bakıp tüm kandilleri kontrol etti. Her ikonaya bakarak içinden, “Aziz Nikolay, bizim için dua et,” “Meryem Ana, bize yardım et,” “İsa Mesih, Tanrı’nın Oğlu…” diye mırıldandı.
“Ben gidiyorum!” diye bağırdı bekçiye. Ses, caminin kubbelerinde yankılandı.
Işığı kapattı, ağır kapıyı iterek dışarı çıktı. Merdivenlerde durup bir süre dinledi. Ayak sesleri duymadı, ama kapının mandalı tıkırdadı—bekçi içeriden kilitlemişti. Tam o sıra, bir ses duydu.
Aşağı baktı, yağmurdan kaçan bir yavru kedi veya köpek bekledi, ama bunun yerine karanlıkta beyaz bir kundak gördü. İçinden incecik bir ses geliyordu.
“Bir bebek mi? Allah aşkına, kim bırakır seni böyle?” Eğildi, hafif kundağı kaldırdı, battaniyenin ucunu açtı ve buruşuk minik bir yüz gördü.
“Allahım, anasının yüreği yokmuş ki böyle havalarda bırakmış seni. Nasıl kimse görmedi ki? Yoksa çok mu yeni bıraktılar?”
Ne yapmalıydı şimdi? Camiden bekçiyi mi çağırsa? Polis ve ambulans mı? Doğrusu buydu, ama içinden gelen bir hisle bebeği alıp eve götürme kararı verdi. Oradan Ahmet Hoca’yı arayıp danışabilirdi.
Merdivenlerden inip birkaç adım atmıştı ki, karanlıktan bir kadın fırladı.
“Verin onu!” diye çığlık attı ve kundağı Ayşe’nin elinden kaptı.
Sesinden, bu kadın çok gençti.
“Senin çocuğun mu bu? Günahtır böyle bırakmak. Ya hasta olsaydı?” dedi Ayşe sertçe.
“Bırakmadım, bir dakika için durdum,” dedi genç kadın, gözyaşlarına boğularak.
“Niye caminin içine bırakmadın öyleyse?” diye sordu Ayşe, biraz yumuşayarak.
Kadın cevap vermedi, çocuğunu alıp uzaklaşmaya başladı.
“Gidecek bir yerin var mı?” diye bağırdı Ayşe ardından.
Kadın yavaşladı, geri baktı.
“Görüyorum ki yok,” diye mırıldandı Ayşe. “Bekle!” diye seslendi ve kadına yetişti. “Ben de görüyorum, gidecek yerin yok. Benimle gel. Yakında oturuyorum. Çocuk ağlıyordur, belki altını açmak ya da beslemek lazım. Hem sen de sırılsıklamsın. Böyle havada çocukla gezilmez. Isınırsın, sonra düşünürüz ne yapacağımızı. Korkma,” dedi Ayşe, kadının gerginliğini hissederek.
Kadın, peşinden geldi. Gerçekten gidecek yeri yoktu. Yolda Ayşe durmadan konuştu. Kocasını kaybettiğini, çocuğu olmadığını anlattı. Misafirin kendisine sevinç getireceğini söyledi. Eşyaları yok muydu? Sorun değil, komşusunun kızı dört ay önce doğum yapmıştı. Onlardan bez ve giysi isteyebilirdi. Konuştukça kadının kötü düşüncelerinden uzaklaştığını hissediyordu.
“İşte geldik. Gir içeri.” Ayşe apartman kapısını açtı, kadını öne geçirdi. “Altıncı kattayım…”
Asansörde kadının elbiselerinin sırılsıklam, dudaklarının morarmış olduğunu gördü. İç geçirdi. İçeri girip ışığı yaktı.
“Çocuğu bana ver, sen üstünü değiştir. Terliklerimden giy. Odaya götür, kanepeye yatır.” KundakYıllar sonra Veronika, kendi çocuğunu kucağına aldığında, anneannesinin o yağmurlu gecede gösterdiği merhametin izlerini yüreğinde hissedecekti.




