**İhanet**
Eylül sonu sıcak ve kurak geçiyordu. Hava bir anda soğuyacak, ardından kasvetli yağmurlar başlayacaktı. Sonbaharın ne getireceği belli olmazdı. “Hemen yazlığa gitmeliyim, yoksa yağmurlar başlayıp yollar çamur olacak, ancak kışın donunca ulaşabilirim oraya,” diye iç çekti Ayşe ve yine kocasının numarasını çevirdi.
“Ayşe Hanım, bir saat erken çıkabilir miyim? Annem yazlığa gitmemi istedi.” Muhasebeci Elif, kaşlarını çatarak yalvaran gözlerle patronuna baktı.
“Ben de gitmek istiyordum. Tamam, ama pazartesi tam vaktinde gel. Hastalık falan yok, anladın mı? Yoksa bir daha izin vermem,” dedi Ayşe, yapmacık bir sertlikle.
“Çok teşekkür ederim, Ayşe Hanım. Söz, tam vaktinde geleceğim.” Elif’in sevimli yüzündeki kaşlar hemen düzeldi, gözleri parladı. Dolaba koşup ceketini aldı ve ofisten çıktı.
“Ne çabuk hazırlanıverdi! Bilgisayarı kapatmış, çantasını almış. Çok akıllı. Benim izin vereceğimi biliyordu. Peki Mehmet nerede?” Ayşe tekrar numarayı çevirdi, yine soğuk bir ses “Telefon kapalı veya kapsama alanı dışında” dedi. “Önemli değil, yarın kaçamaz. Yazlığa gidecek. Annemin doğum günü yaklaşıyor, patates ve turşu getirmeli…”
Telefonu bıraktı, fareyi oynatıp uyuyan bilgisayarı uyandırdı ve ekrandaki tabloya daldı.
Telefon çaldığında o kadar sevindi ki ekrana bile bakmadan açtı.
“Mehmet, niye telefonunu kapattın? Bütün gün arıyorum…”
“Özür dilerim, bu polis memuru… Yılmaz,” diye tanıştı yabancı bir erkek sesi.
Bu kadar beklenmedikti, üstelik soyadı “Yılmaz” olunca Ayşe şaşırdı, yanlış duyduğunu sandı.
“Mehmet, nerdesin?” diye tedirgin sordu.
“Siz Mehmet Ali Demir’in eşi misiniz? Size nasıl hitap edeyim?”
“Ayşe…” Boğazı düğümlendi, öksürdü. “Ayşe diyebilirsiniz. Mehmet nerede?” Kalbi hızla çarpıyordu, kötü bir şey olduğunu hissediyordu.
“Dördüncü şehir hastanesine gelebilir misiniz? Kabul bölümünde sizi bekleyeceğim.”
“Neden hastaneye? Mehmet’e ne oldu?” diye bağırdı Ayşe.
“Bekliyorum,” dedi adam ve telefon koptu.
Az önce arayan numarayı çevirdi, meşgul sesi duyuldu. Titreyen parmaklarıyla fareyi sürükleyip dosyayı kapatmaya çalıştı, bir türlü başaramadı. Sonunda bilgisayarı kapattı, çantasını aldı, dolaptan paltosunu çekip ofisten fırladı.
Kafasında korkunç senaryolar uçuşuyordu: Kocası kaza geçirmişti, ameliyattaydı, belki de… “Hayır, yaşıyor. Yoksa morga çağırırlardı, hastaneye değil.” Kendini avutuyordu.
Hangi otobüsün hastaneye gittiğini düşünemedi, yolun kenarına geçip elini kaldırdı. Şansı yaver gitti, bir taksi buldu. On dakika sonra hastanenin bahçesinde koşuyordu, merkez binaya doğru, tükenmiş halde.
“Mehmet Ali Demir’in eşiyim!” diye bağırdı, nefes nefese kabul bölümüne girerken.
Masadan kırk yaşlarında uzun boylu bir adam kalkıp yanına geldi. Tekrar kendini tanıttı, ama Ayşe sabırsızlanmıştı. Kocasını görmek istiyordu, onun yanında olmak…
“Gelin,” dedi sonunda adam, kapıyı göstererek.
Ayşe dışarı çıktı, şaşkınlık içindeydi. Hastanenin her bölümüne kabulden geçilmez miydi? Adam binanın arkasına doğru yürüdü, tek katlı tuğla bir yapıya yöneldi. Kapıda durup Ayşe’ye baktı.
“Özür dilerim, size söyleyemedim. İnsanlar farklı tepkiler veriyor…”
O sırada Ayşe girişin yanındaki mavi tabelayı gördü: **”Adli Tıp Morgu…”** Sendeledi, ama adam kolundan tuttu, düşmesine engel oldu.
“Öldü mü?” diye boğuk bir sesle sordu. “Bütün gün aradım, yazlığa gidecektik, telefonu kapalıydı…”
“Evet, telefonundan sizi bulduk. Oturun.” Yılmaz, Ayşe’yi banka götürdü. Ayşe’nin bacakları tutmuyordu.
“Ben arıyordum, o zaman o çoktan…”
“Bakın, eşiniz bugün işe gitmemiş,” diye yumuşak bir sesle anlattı memur.
“Bu olamaz. Denetim vardı, öyle dedi.” Ayşe soru sormuyordu, sadece kendi kendine konuşuyordu.
“Yazlıktaki komşunuz sabah sizin arazinizde arabayı görmüş. İş gününde orada olmanıza şaşırmış. Öğlen uğrayıp sohbet etmek istemiş, kimse kapıyı açmamış. Telefonunuza da cevap vermemiş. Komşunuzun sizin numaranız yokmuş. Biraz bekleyip polisi aramış. Malum, yazlıklarda bazen hırsızlar oluyor.”
“Öldürüldü mü?” Ayşe hiçbir şey anlamıyordu.
“Hayır, şiddet izi yok. Adli tıp raporuna göre karbonmonoksit zehirlenmesinden ölmüş.”
“Bir dakika, amca Hasan bizim birlikte gittiğimizi sanmış. Demek Mehmet’le bir kadın görmüş?” Ayşe şaşkın şaşkın memura bakıyordu.
“Evet. Yanında bir kadın vardı. Sema Öztürk. Bu ismi tanıyor musunuz?”
Ayşe gözlerini kapadı, başını iki yana salladı.
“Bu imkânsız.”
Her şey düşündüğünden daha kötüydü. Yirmi bir yıldır evliydiler. Kasımda evlilik yıldönümleri vardı. Arkadaşları kocalarının ihanetleri yüzünden boşanırken ona gıpta ediyorlardı. Mehmet her zaman örnek bir eş ve babaydı. O da öyle sanıyordu. Ne utanç verici…Ayşe o gece evde tek başına otururken, hayatın her şeye rağmen devam ettiğini ve yeni bir başlangıcın mümkün olduğunu fark etti.




