Affetme Günü
Zehra, köye dönen son otobüsle şehirden geldi. Bütün gün hastane hastane dolaşmış, gerekli evrakları toplamış, cenaze işlemleri için belediyeye uğramış, sonra tekrar hastaneye koşmuştu. Annesinin önceden hazırladığı giysileri morga bırakmıştı. Eve uğrayıp siyah bir kazak giymeyi bile başarmıştı.
Masanın yanındaki sandalyeye çöktü, uyuşmuş bacaklarını uzattı. Üstünü değiştirecek hali yoktu. Ev soğumuştu, sobayı yakması gerekiyordu. Sabah erkenden çıkmıştı, şimdi akşam olmuştu. Yerdeki çamur izlerine boş boş baktı: aceleyle giren çıkan doktorlar, annesini taşıyan adamlar, komşular… Kapının bütün gün açık kaldığını fark etmemişti. Ekim ayıydı ve hava soğuktu. Yerleri silmek caiz miydi bilmiyordu, dokunmamaya karar verdi.
Kapıda ayak sesleri duydu. “Reyhan geldi!” diye içinden geçirerek fırladı, ama içeri giren komşularıydı.
“Geldiğini gördüm de, yardım edeyim mi?” diye sordu içeri giren komşu kadın, annesinin yıllardır arkadaşı olan Ayşe Teyze.
“Yok, sağ ol.” Zehra tekrar sandalyeye çöktü.
“Evin buz gibi. Hemen sobayı yakayım.” Ayşe Teyze gitti, birkaç dakika sonra kollarında odunlarla döndü. Mutfakta telaşla sobayı tutuşturmaya başladı.
Zehra’ya bir an annesiymiş gibi geldi. Belki de ölümü bir rüyaydı…
“İşte, birazdan ısınır ev.” Ama içeri giren annesi değil, Ayşe Teyze’ydi. “Cenaze işlerini sen düşünme. Yarın defin mi? Sen şehre git, biz Reyşan’la hallederiz. Reyhan biliyor mu? Gelecek mi?”
“Telefonuna ulaşamadım, mesaj attım. Bilmiyorum. Çok teşekkür ederim,” diye fısıldadı Zehra, dudakları zar zor kıpırdıyordu.
“Ne demek, yabancı mıyız? Senin annenle kardeşten öteydik.” Sözlerinde bir sitem vardı, Zehra bunu fark etti, başını kaldırıp baktı. “Neyse, gidiyorum,” diye mırıldandı Ayşe Teyze, kapıya yöneldi. Tokmağı tuttuktan sonra durdu. “Yarın kapıyı kilitleme, tamam mı?”
Zehra başını salladı, dudağını ısırdı. Sobada odunlar çıtırdadı, alevin uğultusu eve hayat getirdi. Artık o ağır yalnızlık hissi yoktu. Derler ya, ölümün ilk günlerinde sevdiklerinizi yanınızda hissedersiniz diye. Zehra etrafına baktı, ama hiçbir şey hissetmedi.
Annesi son zamanlarda çok hastaydı. Babasının ölümünden sonra hayata küsmüş, hızla erimişti. Sanki yaşamak istemiyor, babasına kavuşmak için sabırsızlanıyordu. Zehra okulu bitirince şehre taşınmış, muhasebe okuyordu.
Her hafta sonu köye geliyor, annesine yardım ediyordu. Son bir yıldır annesi iyice zayıflamıştı. Hastaneye götürdüğünde kötü haberi aldılar. Annesi umursamazdı, adeta rahatlamış gibiydi.
Yatağa düşünce Zehra işten izin alıp köye yerleşti. Bir ay sonra annesi öldü. Son iki gün hiç konuşmamış, yarı baygın yatmıştı. Zehra sürekli ona bir şeyler anlatmıştı. Belki duyuyordu, belki duymuyordu. Ama kendi sesini duymak ona huzur veriyordu. Son gün, “Beni affet anne,” diye tekrarlayıp durmuş, cansız kalmış elini okşamıştı.
“Reyhan gelecek,” demişti. Kardeşinin adını duyunca annesinin göz kapakları titredi, ama açmadı. Belki de çoktan babasının yanındaydı.
Babası çalışkandı, içkiyi az içerdi, köyde bu nadir görülen bir şeydi. Dul kadınlar, hatta kocası içkici olanlar bile onu baştan çıkarmaya çalışırdı. Ama o annesini severdi, hiç aldatmazdı. Köyde böyle şeyler gizli kalmazdı.
Maaşıyla onlara hep şeker getirirdi. Ne kadar sevinirlerdi o küçük hediyelere.
Erken öldü, daha doğrusu ölmedi, öldürüldü. Annesi bu yıkımı kabullenemedi. Zehra o zaman yedi yaşındaydı, Reyhan ise liseye gidiyordu. Okul için evden ayrıldığı günden beri bir daha köye dönmemişti.
Ölmeden önce, henüz konuşabildiği zamanlarda, annesi Reyhan’ı arayıp çağırmasını istemişti. Zehra aramış, yazmış, ama telefon ya kapalıydı ya da cevap vermiyordu. Son mesajı annesi öldükten sonra attı, yine cevap gelmedi. Annesine Reyhan’ın kızının hasta olduğunu, iyileşince geleceğini söyledi. İnanmış mıydı? Zehra bilmiyordu.
Bir yıl önce, doktorlar kötü haberi verdiğinde Reyhan’ı arayıp gelmesini istemişti. Reyhan umursamamıştı.
“Beni kovdu, hatırlamıyor musun? Gelmem,” diye sertçe cevap vermişti.
“İkiniz de aynısınız. Ölebilir, gelin, konuşun, barışın…” diye yalvarmıştı Zehra.
“Babamın ölümünden ben sorumlu değilim. Daha çocuktum. Beni kovarken benim ne hissedeceğimi düşündü mü?” diye bağırmıştı Reyhan.
“Seni kovmadı, sadece öfkeyle saçma sapan konuştu. Çok üzülmüştü… Lütfen gel,” diye ağlamaklı olmuştu Zehra.
“Gelmem,” diye kesmişti Reyhan ve telefonu kapatmıştı.
“Demek ki gelmeyecek,” diye düşündü Zehra ve ayağa kalktı.
Montunu çıkardı. Ev ısınmaya başlamıştı, ama titriyordu. “Hasta mı oluyorum? Tam zamanında…” Elektrikli ocağı açıp çaydanlığı koydu.
Aç değildi, ama sıcak çay içmeliydi. Mutfakta çaydanlığın kaynamasKapı açıldı ve Reyhan, gözlerindeki yaşlarla kardeşine sarılarak, “Artık geçmişi geride bırakalım,” dedi.




