“Seninle ‘sen’ diye konuşabilir miyiz?” diye fısıldadı Emre, neredeyse kulağına değecek kadar yakından. Ayşe, alnında hissettiği nefesin etkisiyle ürperdi. Teninde küçük tüyler diken diken oldu…
“Leyla, koridorda kimse var mı bakabilir misin? Bugün erken çıkmak istiyorum. Annemin doğum günü,” dedi Ayşe, aceleyle.
“Tabii, Ayşe Hanım.” Genç ve güler yüzlü hemşire masasından kalktı, kapıyı araladı ve koridora baktı. “Kimse yok, herkes randevularını tamamlamış zaten,” diye gülümsedi.
“Tamam o zaman. Biri gelirse yarın için randevu ver veya komşu klinikteki Selma Hanım’a yönlendir.”
“Endişelenme, ben hallederim,” diyerek onu rahatlattı Leyla. “Başhekim şehir dışında, merak etme.”
“Çok teşekkürler. Sensiz ne yapardım bilmiyorum.” Çantasını alıp masasına son bir kez baktı, telefonunu unutmadığından emin oldu. “Yarın görüşürüz, Leyla.”
“Güle güle, Ayşe Hanım. Hava karardı, yağmur yağacak gibi, acele etsen iyi olur.”
“Öyle mi? Çiçek almak için de uğramam gerekiyor. Neyse, ben gidiyorum,” dedi Ayşe, koridora adımını atarken.
Hızla üstünü değiştirdi, yağmurluğunu merdivenlerde giydi.
“Ayşe Hanım, çıkıyor musunuz?” Kayıt masasındaki yaşlı bir kadın onu durdurdu.
“Merhaba. Yarın gelmek mümkün mü? Acelem var,” diyerek yağmurluğunun yakasını düzeltti.
“Ayşe Hanım, küçük Elif sizi dinliyor sadece. Bir uğrasanız, onunla konuşsanız… Sürekli ağlıyor,” diye yakındı kadın, peşini bırakmadan.
“Yarın akşam nöbetim var, sabah evde bakımları yapıp size uğrayacağım. Şimdi gitmem gerekiyor, affedersiniz.” Hastane binasından çıktı, merdivenlerden indi ve gökyüzüne baktı.
Kara bulutlar şehrin üzerine çökmüştü. Sanki dev bir karın gibi binaların tepesine dokunacak, patlayıp şehre sel gibi boşalacaktı.
Çiçekçiye vardığında ilk yağmur damlaları omzuna düştü. Şemsiyesini açtığı anda yağmur şiddetlendi.
“Merak etmeyin, buketi güzelce sararım,” dedi çiçekçi kadın.
Annesinin en sevdiği karanfilleri paketlerken, Ayşe endişeyle duraktan birbiri ardına kalkan otobüslere baktı. Sonunda buketi aldı, parasını ödedi ve çiçeklerle başını koruyarak durağa koştu.
Yağmur iyice hızlandı. Durakta tek başına kalmıştı. En azından bir çatı vardı. Şemsiyeyi unutmuştu ve durağa kadar koşarken iyice ıslanmıştı.
Otobüs bir türlü gelmiyordu. Keşke hastanede bekleseydim, Elif’in büyükannesiyle konuşsaydım, diye pişmanlık duydu. Üşümüştü. Bir araba yanından hızla geçerken çamurlu su sıçrattı.
“Nerede kaldı bu otobüs?” diye düşündü sinirle. Tam o sırada siyah bir jeep kaldırımın kenarında durdu. Ayşe iç geçirdi: Keşke böyle bir arabam olsaydı…
Cam aşağı indi ve bir adamın ona baktığını gördü. Ona seslendiğini anlaması birkaç saniye aldı.
“Biniş. Önde kaza var, otobüsler çalışmıyor.”
Ayşe tereddüt ederken adam kapıyı açtı. İçeri girdi. Arabanın içi sıcak ve kuruydu. Yağmurun sesi bile duyulmuyordu.
“Nereye gidiyorsunuz?” diye sordu adam, ona bakarak.
Kendisiyle aynı yaşlarda, yakışıklı ve resmi giyimliydi. Ayşe utandı. “Islak bir tavuğa benziyorum şu an,” diye düşündü.
“Kurtuluş Sokak’a,” dedi.
“Tamam, ben de oralara gidiyorum.”
Adama güven veren bir havası vardı. Ayşe ona şüpheyle baktı. Seri katil gibi durmuyordu. Zarif ve akıllı gözleri vardı. “Dizi filmlerde aşk romanları oynayacak tipte,” diye geçirdi içinden. Araba sessizce hareket etti. İçeride deri kokusu ve pahalı bir parfüm vardı. Bir de sürekli bir bip sesi…
“Kemerinizi takın,” dedi adam.
Ayşe beceriksizce kemerini takmaya çalıştı, sonra buketini dizlerine yerleştirdi.
“Beni neden aldınız?” diye sordu, cam sileceklerinin ritmik hareketlerini izlerken.
“Dedim, kaza var. Otobüs bekleseydiniz uzun sürerdi. Üstelik elinizde çiçekler var, demek ki özel bir gün. Zaten yolumuz aynı çıktı,” dedi, ona hızlıca baktı.
“Böyle şeyler olmaz. Sizin gibi adamlar benim gibi sıradan insanları almaz,” diyecekti ama sustu.
“Yüzünüz bana tanıdık geldi. Daha önce bir yerden tanıyor muyuz? Yüzleri iyi hatırlarım,” dedi adam sessizliği bozarak.




