“Yavrum, Elif, boş boş konuşma. Önemli olan iyi bir evlilik yapmaktır. Nasıl bakarsan bak, kârlı çıkarsın,” diyordu akrabası.
Elif, ailesinin biricik ve sevgili kızıydı, üzerine titredikleri bir çocuktu. Liseyi bitirmeye yakın, sık sık İstanbul’da okumak istediğinden bahsetmeye başladı.
“Kızım, burada da güzel üniversiteler var. Niye İstanbul’a gidesin? diye sorardı babası.
“Baba, gazeteci olmak istiyorum. Buradaki üniversiteden sonra sadece öğretmen olabilirim,” diye cevaplardı.
Ailesi, kızlarını göndermekte uzun süre tereddüt etti. Taşradan büyük şehre gidip şansını deneyen kızların başına gelenleri anlatan ne filmler izlemişlerdi. Ama sonunda razı geldiler. Baba, bir akrabasına ulaştı, İstanbul’da yaşayan uzaktan bir kuzeni. O da Elif’i okul süresince yanında misafir etmeyi kabul etti. Elif’in sevincine diyecek yoktu. Ailesine söz verdi, başaracaktı, onları mahcup etmeyecek, aksine gururlandıracaktı.
Babası, kızını bizzat götürdü, iyi bir şekilde yerleştiğinden emin oldu, ilk zamanlar için bir miktar para bıraktı ve geri döndü.
Elif, akrabasının yanında bedavaya kalmıyordu. Evi temizliyor, alışverişe çıkıyor, yemek yapıyordu. Komşular kafalarını sallıyor, “Güzelce akrabayı hizmetçi yapmış,” diye fısıldaşıyorlardı. Babasının kuzeni tek başına yaşıyordu, kocası çoktan başka bir kadına gitmiş, ona evi bırakmıştı. O, hayatını başarılı görüyordu. İstanbul’da yaşıyordu, başkentteydi! Elif’e de öğütler veriyordu:
“Elif, boş boş konuşma işte. Okumak güzel ama kadın için önemli olan değil. Önemli olan iyi bir evlilik yapmak, İstanbullu biriyle. Nasıl bakarsan bak, kârlı çıkarsın. Tıpkı benim gibi.”
Elif onu dinliyor, içinden bildiğini okuyordu. Henüz evlilik hayalleri kurmuyordu. Onun hayali, yeteneklerinin fark edilmesi, prestijli bir gazetede iş bulması, şans ona gülerElif, yıllar sonra İstanbul’un büyüsüne kapılmış olsa da, asıl mutluluğun sevdiği işi yapmak ve ailesiyle geçirdiği huzurlu anlarda saklı olduğunu anladı.




