“Sen benim bilgisayarıma ne diye girdin?” diye bağırdı Emre, Sibel’in üzerine yürüdü. Onu hiç böyle görmemişti…
Sibel okuldan dönmüş, kapıdan girer girmez ağır bir içki kokusu hissetmişti. Odadan gelen horultular her şeyi anlatıyordu: Babası yine sarhoştu. Hemen mutfağa geçti.
Annesi tezgahta patates soyuyordu. Arkasından gelen ayak seslerini duyunca döndü. Sibel, annesinin kırmızı ve şişmiş yanağını ilk bakışta fark etti.
“Anne, hadi bırakıp gidelim onu. Daha ne kadar dayanacaksın? Seni öldürecek bir gün!” diye öfkeyle çıkıştı.
“Nereye gideceğiz? Bize kim bakar? Kira verecek paramız yok. Korkma, beni öldürmez. O bir korkak. Sadece bana karşı böyle yapıyor.”
Sabah, garip seslerle uyandı Sibel. Kalkıp mutfağa baktığında, babasını ocak başında başını geriye atarak çaydanlığın ağzından su içerken gördü. Adamın hareket eden adem elmasını, bir aşağı bir yukarı gidip gelişini hayretle izledi. Suyun gırtlağından geçerken çıkardığı sesi duydu. *”Boğulsun! Lütfen, boğulsun!”* diye geçirdi içinden nefretle.
Ama babası boğulmadı. Çaydanlığı yerine koydu, memnun bir şekilde “Höyt!” çekti, kan çanağına dönmüş gözlerini kısarak ona baktı ve banyoya yürüdü.
Sibel’in tüyleri ürperdi. Annesinin o çaydanlığa babasının tükürüğünden ve kokusundan arınmadan musluk suyu koyup ocağa tekrar koyacağını düşündü. Hemen çaydanlığı aldı ve uzun süre süngerle temizledi, bir daha asla yıkamadan su doldurmayacağına kendi kendine söz verdi.
Yılbaşı tatilinde sınıfıyla üç günlüğüne İstanbul’a gitti. Döndüğünde, annesi hastanede yatıyordu.
“Bu onun işi mi?” diye sertçe sordu Sibel, annesinin sarılı kafasını görünce.
“Hayır, ne alakası var. Buzda kaydım.”
Ama Sibel biliyordu ki annesi yalan söylüyordu.
Sık sık başına darbe alan annesi, yüksek tansiyon hastasıydı. Altı ay sonra felç geçirdi ve öldü. Babası, cenazede sarhoş gözyaşları döküyor, bir yandan “canım Sevgi’m” diye ah ederken, bir yandan da son nefesinde onu kötülüyordu.
Sibel’in annesine çektiğini söylüyor, onu da terk ederse öldüreceğini söylüyordu. Sibel, okulun bitmesini iple çekti. Mezuniyet balosuna gitmedi. Ertesi gün sessizce okul idaresinden diplomasını aldı. Babası işteyken eşyalarını toplayıp evden kaçtı.
Babası ona market parası veriyordu, Sibel de bunun bir kısmını saklıyordu. Ya da babası uyurken cebinden çalıyordu. Çok değildi ama bir süre idare ederdi. Çoktan kararını vermişti: Buradan gidecek, çalışacak, okulunu da açıktan bitirecekti.
Babasının onu arayacağından korkmuyordu. Mahalledeki polis, komşular onun içkiciliğini biliyordu, aramalarına yardım etmezlerdi. Büyük bir şehre taşındı, şehrin ucunda bakımsız ama ucuz bir ev tuttu, bir fast food zincirinde işe girdi. İşveren sağlık raporunu çıkarmasına yardım etti, yemek verdi…
Açıköğretimden muhasebe okuyacak belgeleri teslim etti. İş yerinde bu durumu öğrenince onu kasiyer yaptılar.
Bazı erkekler ona ilgi göstermeye çalışıyordu. *”Hepsi başta iyi ve naziktir, sonra içmeye başlarlar ya da aldatırlar. Hangisi daha iyi bilmem ki. Tatlı sözlerine aldanma kızım. Dikkatli ol. Ben de gençken güzel bir kızdım. Baban tanıştığımızda içmezdi. Birbirimizi seviyorduk. Peki nereye gitti bunlar?”* derdi sık sık annesi.
Sibel bu sözleri unutmamıştı, erkeklerin ilgisine karşılık vermiyordu. Anne babasının hayatından ibret almıştı.
Annesi maaş günü markete gider, bolca patates, şeker, makarna, konserve alırdı ki uzun süre yetsin. Babası parayı çabucak içkiye yatırırdı ama evde her zaman yemek olurdu, tekdüze ve basit de olsa. Şimdi Sibel de aynısını yapıyordu.
Elleri ağır çantayla eve dönerken, bir genç telefonuna bakarak yürüyordu. Sibel, onun kendisini fark edip kenara çekileceğini umdu. Ama genç ona çarptı.
“Özür dilerim,” dedi, gözlerini telefondan kaldırarak.
Sibel önce tersleyecekti, *”Nereye gittiğine baksan ya!”* diye. Ama gencin samimi gülüşünü görünce utandı.
“Önemli değil, benim de hatam,” diyerek gülümsedi.
Genç yardım teklif etti. Sibel biraz çekingen davrandı ama sonunda çantayı ona verdi. Bu kadar sıcak gülüşlü bir insan kötü olamazdı. Tanıştılar. Emre çantayı rahatça taşıdı ama Sibel yine de evine kadar gitmesine izin vermedi.
Ertesi gün genç, çalıştığı fast fooda geldi. “Şans eseri uğradım,” dedi ama Sibel tersini biliyordu. Görüşmeye başladılar.
Emre, boşandığını, küçük bir kızı olduğunu ve onu çok sevdiğini açıkça söyledi. Karısına evi bırakmış, kendisi bir arkadaşında kalıyordu. AptallıkAylar sonra bebeğiyle birlikte küçük bir şehirde yeni bir hayata başlarken, geçmişin acılarını geride bırakıp oğluna güvenli ve sevgi dolu bir gelecek kurmaya ant içti.




