“Ambulans, yanıp sönen ışıkları ve sirenleriyle şehrin caddelerinde hızla ilerliyordu. Arabalar kenara çekilerek yolun ortasını açıyorlardı.
‘Baba, lütfen beni affet. Sadece yaşa, sakın ölme…’ diye fısıldıyordu genç kız, sedyenin yanında oturmuş.
Babası onu duymuyordu. Gözlerinin önünde başka bir kız vardı. Gülümsüyordu ve gözlerinden yumuşak, sıcak bir ışık akıyordu. Bu ışık onu çekiyor, kendine çağırıyordu. Karşı koyamıyordu, zaten istemiyordu da. Bu ışığa doğru uçmak, onunla bir olmak istiyordu. Çünkü bedeninde tarifsiz bir hafiflik hissediyordu, adeta bedeni yokmuş gibi.
Ama bir şey engel oluyor, onu sıkıca tutup geri çekiyordu. ‘Bırak beni’ demek istedi ama sesi çıkmadı. Sonra göğsüne sert bir darbe indi, geriye savruldu. Kızın yüzü yok oldu, ışık söndü ve bedeni ağırlaştı, taş kesildi. Taş acıyı hisseder miydi?
Karanlıktan sesler gelmeye başladı: birinin ağlaması, birinin onu çağırması ve elini sıkıca tutması. Tekrar gitmesine izin vermelerini istedi, kaybolan İdil’i çağırmak istedi ama o anda kendini hiçliğin ortasında buldu. Ne karanlık vardı, ne de bir şey… O da yoktu artık…
***
Bir gün önce…
‘Baba, Elif ve Derya’yla güneye gidebilir miyim? Derya’nın akrabalarının kendi evi var orada. Sadece yol parası lazım, biraz da yanıma harçlık alırım.’ Sesi yalvarırcasına çıkmıştı.
Emre, kızının ne zaman yalan söylediğini her zaman bilirdi. Bazen inanmış gibi yapardı ama şimdi değil. Okuduğu gazeteyi bir kenara koydu ve Sibel’e dikkatle baktı. Evet, yalan söylüyordu. Kulakları kıpkırmızı olmuş, gözlerini kaçırıyor, eteğinin kıvrımını sinirle çekiştiriyordu.
‘Ne kadar kalacaksınız?’ diye sordu sakince.
‘İki hafta kadar,’ diye cevap verdi Sibel heyecanla. ‘Hava değişimi, deniz… Bu tozlu şehirde oturmaktan sıkıldım.’
‘Elif ve Derya’yla, öyle mi?’ diye tekrarladı Emre.
Babasının sesindeki alaycı tonu fark eden Sibel, yalanının çürüdüğünü anladı.
‘Yalan söylemeyi beceremiyorsun. Dün Derya’nın babasıyla konuştum. Üçü birlikte Kaçkar Dağları’na gidiyorlarmış.’
Sibel’in kulakları kıpkırmızıydı, şimdi yüzüne ve boynuna yayılan bir utançla başını kaldırdı ve babasına meydan okuyan bir bakış attı.
‘Barış’la gitmeyeceğimi biliyordum, bu yüzden yalan söyledim. Hakikaten güneyde teyzesi var.’
‘Doğru anlamışsın. Gitmene izin vermeyeceğim,’ dedi Emre sakince. ‘Aşk filan, anlıyorum. Ama bir erkekle baş başa deniz kenarına gitmek için bu yeterli mi sence?’
‘Onu seviyorum,’ dedi Sibel umutsuz bir sesle. Şimdi yüzü bembeyaz olmuştu.
‘Peki o seni seviyor mu? Aşk ve arzu aynı şey değil. Ben erkek olarak biliyorum ki, bir erkek bir kızı kendi başına bir yere çağırıyorsa, bu onun düşündüğü gibi değildir. Kesinlikle aşk değil.’
‘Yani gitmeme izin vermeyecek misin?’ diye sordu Sibel.
‘Hayır. Bir ay sonra benim iznim başlıyor, o zaman denize gideriz.’
Sibel düşünceli bir şekilde dudaklarını ısırıyordu. Emre’nin yüreği sızladı. Annesine ne kadar da benziyordu! O da sinirlendiğinde, kızdığında ya da kendinden emin olmadığında dudaklarını ısırırdı. Kızı artık tamamen büyümüştü. Ona anlatabilir miydi ki, hayatında o kadar çok kayıp yaşamıştı ki, elinde kalan son şeyi de kaybedemezdi.
‘Baba, lütfen! Trende sadece ikimiz olacağız. Sonra Barış’ın akrabalarıyla kalacağız.’ Sibel umutla bakıyordu.
‘Hayır. İstersen bir ay sonra onu ve akrabalarını ziyaret ederiz,’ diye kesin bir dille konuştu Emre.
‘Senin böyle biri olduğunu düşünmezdim…’ diye patladı Sibel. ‘İzin istemeden de gidebilirdim, bir not bırakıp çıkardım. Reşitim artık. Ama insan gibi konuşmak istedim.’
‘Kaçıp gitmediysen, demek ki benim fikrim sana değerli. Öyleyse, bir de bunu dinle,’ dedi Emre ve gazetesine uzanmak üzereydi ki, birden okumayı bırakıp dizlerinin üstüne koydu.
‘Zaman geçecek, bu konuşmamıza çok farklı gözlerle bakacaksın.’
‘Baba, lütfen izin ver. Birbirimizi seviyoruz,’ dedi Sibel son bir umutla.
‘Sen seviyor olabilirsin. Peki ya o? Seni yalana itiyorsa, sevdiğinden değil.’
‘Her şeyi sen mi biliyorsun? Onu, beni? Ya sen…’ Sibel aniden sustu, yasak bir yere dokunduğunu fark etmişti.
‘İşte bu yüzden diyorum ki, ben de aynı yollardan geçtim. Gençlik hatalarının bedeli ömür boyu çekilir,’ dedi Emre felsefi bir tavırla.
‘Evet. Bir de bana beni tek başına büyütmenin ne kadar zor olduğundan bahset. Kendi mutluluğunu benim için feda ettiğinden… Sana minnettarım baba, ama hata yapıp yapmamaya kendim karar verebilirim. Lütfen!’ Kaşları çatılmış, gözlerinde yalvarış vardı.
‘Hayır,’ diyerek noktayı koydu Emre ve gazeteyi eline alarak konuşmanın bittiğini belli etti.
Sibel homurdanarak topuklarının üzerinde döndü ve kapıyı çarparak odasına gitti.
Emre tekrar gazeteyi bıraktı. Ne okuması?
***
Ne kadar zaman geçmişti sanki? Daha dün gibiydi, İdil’i haftEmre, hastaneden çıktıklarında Sibel’in elini tuttu ve “Artık senin kararlarına güveniyorum, kızım,” diyerek gülümsedi.




