Sen Benim Dünyamsın
Kerem ile Sena aynı apartmanda, beşinci katta karşılıklı dairelerde yaşıyorlardı. Kerem dördüncü sınıfa geçmişti ve artık beş yaşındaki Sena’ya bakabilecek kadar büyük sayılıyordu. Sena’nın annesi cerrahtı ve hafta sonları sık sık nöbetçi olarak hastaneye çağrılıyordu.
Kerem, Sena’yla büyük bir abi gibi ilgilenirdi: besler, korur, gerektiğinde azarlardı. Sena ise ona koşulsuz itaat eder, adeta gölgesi gibi peşinden ayrılmaz, kocaman kara gözleriyle ona hayranlıkla bakardı.
Bir gün Sena boğaz enfeksiyonuna yakalandı. Haziran ayında nasıl hasta olduğu da bir muammaydı. Kerem, günlerce onunla ilgilenmek zorunda kaldı. Arkadaşları nerede bulabileceklerini biliyorlardı. Sena’nın evine telefon açıp Kerem’i futbol oynamaya çağırdılar.
“Gelemem, Sena’ya bakıyorum,” diye ciddiyetle cevap verdi Kerem.
“Al getir o zaman, bize destek olsun,” diye önerdi Arda.
“Ateşi var, boğazı şiş. Olmaz. Bugünsüz oynayın,” dedi Kerem.
“Sensiz nasıl olacak? Kaleye kim geçecek?” diye söylendi üzgün bir şekilde Barış.
“Kalede sırayla durursunuz,” diye çözüm buldu Kerem, arkadaşlarının suratındaki hayal kırıklığını görünce.
“Olmaz öyle, sıkıcı olur. O zaman biz de gelmiyoruz.”
“Tamam, gelin öyleyse,” diye iç çekti Kerem ve çocukların içeri girmesine izin verdi.
Sena, boynuna sarılı atkısıyla kanepeye oturmuş, resimli kitabını inceliyordu. Çocukları görünce yüzünde bir gülümseme belirdi.
“Bunlar benim arkadaşlarım, Barış ve Arda,” diye tanıttı Kerem. “Bizimle oturacaklar, sorun değil mi?”
“Kitap okuyun bana,” diye masumca uzattı kitabı Sena.
“Durun, hadi bir çadır yapalım,” diye atıldı Barış, odanın ortasındaki yuvarlak masayı göstererek.
“Nasıl yapacağız? Dallar ve saman lazım, bizde yok ki,” dedi Sena, gözlerindeki ateşten mi yoksa heyecandan mı parlıyordu belli değildi.
“Samana gerek yok. Kanepe örtüsünü çıkarabilir miyiz?” diye sordu Barış. “Masaya örteriz, altına girip çadır yaparız.”
Ancak bir örtü yetmedi. Sena Kerem’e dolaptan battaniye getirmesini söyledi. Kısa sürede dördü birden masanın altına girmişti. Uyduruk çadırın içi dar, havasız, karanlık ve bir o kadar da heyecan vericiydi.
“Hadi korku hikayesi anlatalım,” dedi Arda. “Büyük dedem savaşta çarpışmış.”
“Ee? Savaş hikayeleri sıkıcı,” diye burun kıvırdı Barış.
“Ne madalyalar var biliyor musun? Saymakla bitmez,” diye övündü Arda. “Lozan’a giden kafilelere erzak taşımış.”
“Yeter be, savaş hikayeleri baydı artık,” diye homurdandı Barış.
“Bilmeden konuşuyorsun. Büyük dedem anlatırdı, kıtlık zamanlarında insanlar sadece kedileri köpekleri değil, birbirlerini de yermiş. Yakınlarını kesip kaynatırlarmış. Ekmeklerini talaşla yaparlarmış,” diye ısrar etti Arda.
“İğğrenç! İnsan yenmez ki,” diye titredi Sena, Kerem’e iyice sokularak.
“Ben kara adamla ilgili korkunç hikayeler biliyorum,” dedi Barış sevinçle. “Geçen yaz kampO akşam, üç çocuk ve küçük Sena, masanın altındaki çadırda geçirdikleri zamanın güzelliğini hayatları boyunca unutmadılar, çünkü o gece, Kerem’in Sena’yı ne kadar çok sevdiğinin farkına varmasını sağlayan ilk an olmuştu.




