Merhaba, beni duyuyor musun? Gözlerini açmanı istiyorum…

“Alo, dinliyor musunuz? Gözlerinizi açmak istiyorum…”

Emine mutfak masasında oturmuş, ne yapacağını düşünüyordu. *”Affedemem. İhaneti böyle görmezden gelemiyorum. Ama öte yandan, son yirmi yılımı kötü mü geçirdim? İstanbul’un göbeğinde lüks bir daire, rahat bir hayat. Şikayet edecek neyim var ki?”*

***

Lisede Emine hep takdir alırdı. Ailesi öyle yetiştirmişti, her şey en iyisi olmalıydı.

Murat ise matematik dışında tüm derslerde vasattı. Ama matematiğe gelince, deha sayılırdı. Tüm olimpiyatlarda birincilikler alırdı. Daima dağınık saçları, gözlüklerini düzelten alışkanlığı ve hafif kamburuyla tam bir “inek öğrenci”ydi. Kızlar umrunda değildi, sadece formüller ve denklemler düşünürdü.

Bir gün, teneffüste itilip gözlükleri kırılınca, tahtayı göremeyip gözlerini kıstı. Emine bir anda onun profiline takıldı – antik bir heykel gibiydi: keskin çenesi, düz burnu ve uzun kirpikleriyle.

“Hop!” diye omzuna dokununca irkildi.

“Gözlüksüz fena değilmiş ha!” diye fısıldadı en yakın arkadaşı Selma.

Emine utançla başını çevirdi ama dakikalar sonra yine Murat’a bakıyordu. Okul çıkışı yanına gidip, “Gözlüksüz daha yakışıklı olmuşsun. Lens denemedin mi?” diye sordu.

Ertesi gün Murat, gözlüksüz ama şaşkın bakmadan okula geldi. Belli ki ailesi lens almıştı.

“Beğendin mi?” diye sordu teneffüste.

“Çok daha iyi,” diye gülümsedi Emine.

O günden sonra görüşmeye başladılar. O formüllerden bahsederken, Emine ona hayranlıkla bakıyordu. Türkçe ve edebiyat derslerinde ona yardım etti.

Üniversite zamanı geldiğinde, Murat’ın önünde sayısız kapı açıktı. Emine, onun yüzünden İstanbul’a gitmeye karar verdi – aslında Ege Üniversitesi’nde okumayı planlıyordu.

Mezuniyet yaklaşırken, Emine’nin ailesi onu İzmir’e geri çağırdı. Murat’la gelecek umudu kalmamıştı ki, son anda bir diz çöküş, bir yüzük teklifi geldi.

Murat doktorasını yaptı, üniversitede ders vermeye başladı. Onlara öğretim görevlileri için küçük bir lojman verdiler.

Emine vasat bir öğrenciydi, öğretmenlik dışında pek seçeneği yoktu. Bir buçuk yıl sonra Elif adında bir kız çocuğu doğurdu ve okula dönmedi. Murat doçent oldu, karmaşık bir teoremi çözüp ödüller aldı. Emine evde kızını büyüttü.

Murat’ın makaleleri uluslararası dergilerde yayınlandı. Harvard’tan bile davet aldı. Profesörlüğe yükseldiğinde, lojmandan İstanbul’un merkezinde bir daireye taşındılar.

Çevrelerinde “örnek aile” olarak anılıyorlardı. Emine’nin hayatı Murat ve Elif’in etrafında dönüyordu. Elif büyüdü, güzelleşti, genç bir ressamla evlendi.

Ama her şey bir gün yıkıldı.

Emine yemek hazırlıyorken telefon çaldı. Açtı, neşeyle “Alo?” dedi.

“Murat Bey’in eşi misiniz? Size bir şey söylemek zorundayım. Kocanız sizi aldatıyor. Telefonu kapatmayın,” dedi kadın, telaşlı bir sesle. “Kızımla bir ilişkisi vardı. Onu terk edince kızım depresyona girdi. Şimdi de genç bir öğretim görevlisiyle görüşüyor. Birlikte konferanslara gidiyorlar… Alo, hâlâ dinliyor musunuz?”

Telefon susmuştu ama Emine hâlâ ahizeyi tutuyordu. Dedikodulara inanmazdı, gidip kendi gözleriyle görmeliydi. Murat’ın üniversitesine gitti, dersini bitirmesini bekledi.

Sonunda sınıf boşaldı, Murat koridorda fark etmeden yanından geçti. Hiç etrafına bakmazdı zaten. Ofisine gittiğinde, Emine birkaç dakika bekleyip kapıyı açtı. Murat, genç bir kadınla öpüşüyordu…

***

“Şimdi ne yapacağım?” diye tekrar düşündü, mutfakta oturup duvardaki çiçek desenini izlerken.

Anahtarın dönme sesiyle irkildi.

“Yemek yapmaya vaktim olmadı,” diye telaşlandı, sonra durdu. *”Neden? Artık başkası yapsın.”* Dolaptan bir bavul çıkarıp eşyalarını toplamaya başladı.

“Bütün elbiselerini kuru temizlemeye mi gönderiyorsun?” diye sordu Murat, yatak odasına girerek. Sesinde şaşkınlık değil, alay vardı.

Emine ona dik dik baktı.

“Senin eşyaların. Sen gidiyorsun.”

“Neden? Nereye?” Şimdi şaşırmıştı.

“Daha soruyor musun? Bugün üniversiteye geldim, seni onunla gördüm… Güzelmiş. Bana kendin söyleyebilirdin, başkalarının ağzından duymak zorunda değildim.”

“Ne anlatıyorsun? Hangi başkaları?”

“Biri arayıp öğrencilerinle, hocalarla ilişkin olduğunu söyledi. İtiraf et, adam ol.”

“Anlamıyorum…” Murat gözlerini kaçırdı.

Emine yatağa çöktü, ellerini yüzüne kapayıp ağladı.

“Emine,” dedi Murat, omzuna dokunmaya çalıştı.

Elini sertçe çekti.

“Ömrümü sana adadım, rahat et diye her şeyi üstlendim. Sen formüllerini çöz, gurur duyayım diye… Ama sen… Benim asla gitmeyeceğimi sandın. Hiçbir şeyim yok. Bu ev, her şey…” – odanın içini işaret etti – “senin paranla alındı. Ben sadece ev işi yapabilirim, başka bir becerim yok. Beni eşya gibi görmeye başladın.”

Murat sustu.

“Benim gidecek yerim yok, ama senin var. Sevgilin bu evi paylaşmamıza izin verir mi sanıyorsun?” Bavulu kapattı, önüne koyduEmine bavulunu alıp kapıyı çarptı, hayatının geri kalanını kendi ayakları üzerinde durarak geçirmeye karar verdi.

Rate article
Lifequest
Merhaba, beni duyuyor musun? Gözlerini açmanı istiyorum…