İkinci Fırsat

**İkinci Şans**

Bugün ofisten çıkarken Sibel, tırnaklarını masaya vurarak sordu:
“Elif, eve gidiyor musun?”

“Hayır, biraz daha kalacağım. Eşim beni alacak,” diye yalan söyledim utanmadan.

Sibel omuz silkti: “Peki, sen bilirsin. Yarın görüşürüz.”

Ofistekiler birer ikişer dağıldı. Koridorda ayak sesleri, topuklu ayakkabıların tıkırtıları… Telefonumu elime aldım, düşündüm. “Yine bira içmiş, televizyonun karşısında uzanmıştır,” diye geçirdim içimden. Sonra ah çekip arama tuşuna bastım. Üç uzun sinyalin ardından televizyonun uğultusu ve sonra Volkan’ın sesi duyuldu:

“Alo?”

“Volkan, yağmur yağıyor, ben süet botlarla geldim. Beni alır mısın?”

“Aşkım, özür dilerim, bira içtim bile. Taksi çağır ya da…” diye mırıldandı.

“Her zamanki gibi. Senden başka bir şey bekler miyim zaten? Evlenme teklif ederken ellerinde taşıyacaktın beni, diyordun!”

“Canım, maç var şimdi…” diyemeden tribün sesleri kulağımı tırmaladı. Hemen kapattım.

Eskiden arabası yokken bile ofisin önünde beklerdi beni. Şimdi? Gözlerimi kapatıp bilgisayarı kapattım, montumu giyip çıktım.

Koridor sessizliğinde topuklarımın sesi yankılandı. Herkes gitmişti. Resepsiyonda güvenlik görevlisiyle konuşan genel müdür yardımcısı Serhat Bey duruyordu. Uzun siyah pardösüsü, dik duruşuyla film yıldızını andırıyordu. Ofisteki kadınlar, “Neden evlenmedi hâlâ?” diye dedikodu yaparlardı.

Ben de dalga geçerdim: “Demek ki bir sorunu var, böyle yakışıklı bir adam nasıl bekâr kalır?”

“Ünlü bir mankenle çıkıyor, adını unuttum. Dergilerde sık çıkıyor,” diye fısıldamıştı Sibel bir gün.

Volkan da gençken öyleydi. Mahalledeki parkta her gün otuz çekerdi barfikste. Sonra… Sonra tembelleşti, biraya sardı, göbeği çıktı. Eve her gelişimde aynı manzarayla karşılaşıyordum: Volkan kanepenin üzerinde televizyon izler, yerde bira şişesi…

Kapıya yönelmiştim ki arkamdan bir ses duydum, tüylerim diken diken oldu:

“Elif Hanım, geç kalmışsınız.”

“Düşündüm ki eşim alır, ama gelemedi,” diye gülümsedim dönerek.

Cebine telefonunu koyup yanıma geldi:

“Sizi eve bırakayım.” Kapıyı itip önümden geçti.

“Yok, gerekmez, taksi çağırırım,” diye reddettim, dışarı adım atarken.

Merdivenlerin önünde durdum, asfalttaki su birikintilerine, süet botlarıma baktım. Bahar işte, kar erir ermez yağmurlar başladı.

“Taksi çağırmış sayın kendinizi,” dedi Serhat Bey, koluma girip arabasına yönlendirdi.

Nasıl hayır derdim ki? Keşke kimse görmese, ofistekiler kıskanırdı. Zaten etrafında bir sürü hayranı vardı.

Arabanın kapısını açtı, ben de atlayıp koltuğa yerleştim. Eteğimi düzelttim. Serhat Bey yanıma oturdu:

“Uzun zamandır sizi izliyorum. Disiplinlisiniz, ekibi iyi yönetiyorsunuz. Pazarlama departmanını yönetebileceğinizi düşünüyorum.”

“Peki ya Gülay Hanım?” diye şaşırdım.

“Emeklilik vakti geldi. Çalışkandır ama yeni sistemlere ayak uyduramıyor.”

İçim cız etti. Gülay Hanım bana işi öğreten kişiydi. Ama bu teklifi de reddedemezdim.

“Torunu evlenecek, birikim yapmak istiyor,” diye üzüntüyle mırıldandım.

“Sizi ilgilendirmez, Elif Hanım. Tazminat alır yeterince. Kabul ediyor musunuz?”

Gözlerinin profilimi incelediğini hissettim. Bir an duraksadım, başımı çevirdiğimde camdan dışarı bakıyordu.

Birden evimizi geçmek üzere olduğumuzu fark ettim:

“Sağa dönün lütfen! Şu binanın önünde durun.”

Araba durdu ama ben çıkmakta acele etmedim. Teşekkür edecek doğru sözü bulamıyordum.

“Belki bir gün öğle yemeği yeriz?” diyen o kadifemsi ses kalbimi hoplattı.

“Belki,” dedim, hafifçe gülümseyip arabadan indim.

“Yarın görüşürüz,” diyerek parlak bir gülümsemeyle veda etti.

Başım döndü. Araba gözden kaybolurken, bir an durup nefes aldım.

Ertesi gün, tüm çalışanların gözü önünde birlikte yemeğe çıktık. Sonra akşam yemekleri başladı… Sonra…

Sonrasını anlatmaya gerek yok. Hangimiz dayanabilirdik ki böyle bir adama? Eğer eşi tam bir “kanepe yastığı” olmasaydı, belki direnebilirdim.

Ama ben direnemedim. Kendimi gençleşmiş, aşık olmuş hissettim. Hayat artık sıkıcı gelmiyordu. Ama her geçen gün Volkan’ı kanepede görünce içimde bir öfke kabarıyordu.

Bugün de öyleydi. Yerde yarısı bitmemiş bira şişesi… Bir an ayağımla itekleyip öfkemi boşaltasım geldi. Ama temizlemek yine bana düşerdi. Üstümü değiştirirken Volkan’ın bakan gözlerini görmezden geldim.

“Değiştin sen. Çok farklısın…” diye kekeledi.

“Demek fark ettin sonunda,” diye düşündüm içimden.

“Nasıl yani? Her zamanki gibi işte,” dedim umursamazca.

“Biz ilk tanıştığımız zamanki gibi. Birine mi aşık oldun?”

“Oldum da ne olacak? Sen beni umursamıyorsun bile. Televizyon ve bira senden önemli.”

“Nasıl umursamam? Saçını değiştirdiğini bile fark ettim,” diye mırıldandı.

“Bu saç modeli üç yıldır aynı,” diye iç çektim. “Bin yıldır sinemaya gitmedik. Bir akşam dışarı çıksak… Ben de yoruluyorum, ama gelip kanepeye uzanmSonra bir gün anladım ki, aslında aradığım şey başka biri değil, sadece birlikte geçirdiğimiz o eski günlerdi ve Volkan’ın gözlerindeki o sevgi hâlâ duruyordu.

Rate article
Lifequest
İkinci Fırsat