Keşke böyle olacağını bilseydim…
Otobüs, yoldaki çukurlarda sarsılıyordu. Şoför, su birikintilerini geçmeye çalışırken küfürler savuruyor, bazen karşı şeride bile çıkıyordu. Otobüste çok az yolcu vardı; çünkü çalışma saatiydi.
Ahmet, pencereden kararmış, erimeye yüz tutmuş karları seyrediyordu. Biraz daha ve tamamen eriyeceklerdi, ardından yaz kapıda olacaktı. Bir çukura daha girince otobüs zıpladı, şoför yine içini döktü.
“Böyle giderse lastikler elden gider.”
Nihayet önlerinde mezarlığın demir parmaklıkları belirdi, arkasında mezar taşları sıralanıyordu.
Ahmet, her buraya geldiğinde içinde ağır bir çaresizlik ve hayatın ne kadar kısa olduğu hissi beliriyordu. Bir gün kendisinin de burada huzur bulacağını düşünmek istemiyordu. Gelmesinin sebebi gönlünden geçtiği için değil, bir ritüeli yerine getirmek içindi. İnsan, sevdiklerinin mezarlarını bazı günlerde ziyaret etmeliydi. Bu düşüncelerinden dolayı içi sızladı, derin bir nefes aldı.
Otobüs, mezarlığın girişinde durdu. Kapılar gürültüyle açıldı, yolcular inip bacaklarını açmaya başladılar. Herkes hemen çit boyunca dizili plastik çiçek tezgâhlarına yöneldi. Ahmet de yavaşça ilerledi, canlı çiçek aradı. Balmumuna bulanmış yapay çiçeklerin renkleri gözlerini yoruyordu. Sıranın sonunda, önünde kırmızı karanfillerle dolu bir kova olan bir kadın gördü.
Dört tane karanfil alıp mezarlığa girdi. Patikalar çamur içindeydi. Onları aşmaya çalıştı, ancak karların altından çamura batıyordu. Eski kış botlarını giydiği için pişman oldu.
Mezarlığın sonuna doğru yürüdü, sola döndü. Karısının mezarını hemen buldu; haç sayesinde. “Artık bir mezar taşı yaptırmalıyım. Yoksa beklemeli miyim? Oğlum ikimiz için birden yaptırır belki?” Etrafta geçici haçlar kalmamıştı. Mezarlığın uçsuz bucaksız sıralarına baktı. Son geldiği zamana göre çok yeni mezar eklenmişti.
Alçak parmaklığı aştı, kara bastı, bastıra bastıra ezdi. Ayaklarının ıslandığını hissetti.
“Merhaba, Leyla.”
Haçın dibindeki solmuş fotoğrafta, karısı ona gülümsüyordu. O anı çok seviyordu. Onu hep böyle hatırlıyordu, oysa fotoğrafta sadece otuz altı yaşındaydı.
O doğum gününü hatırladı. Sabah erkenden çiçek almaya gitmişti, döndüğünde Leyla uyanmış, yeni elbisesini giymişti. Ona altın küpeler hediye etmişti. Hemen takmış, mutlulukla gülümsemişti. O anı fotoğraflamıştı. Dün gibiydi…
“Doğum günün kutlu olsun. Bugün elli altı yaşına girecektin.” Ahmet, karanfilleri nereye koyacağını düşündü.
Mezarın her yeri plastik çiçeklerle kaplıydı, toprağa saplanmışlardı. Onlar solmamış, renkleri atmamıştı, sanki dün getirilmiş gibiydi.
Ahmet eğildi, haçın önündeki sarı çiçeklerden bir dal çıkardı, onu mezarın ayak ucundaki kara sapladı. Yerine karanfilleri koydu. Toprak donmuştu, çiçeklerin ince sapları batmıyordu. Kar eriyince karanfiller düşecekti. Plastik çiçeklerin yanında sönük kalıyorlardı. Ama en azından canlıydılar.
“Seni özledim. Ama sık gelemiyorum. Affet beni, kızma. Burada yatmayı hak eden bendim, sen değil. Ama hayat böyle düzenlemiş işte…”
Uzun uzun konuştu, ayakları donana kadar fotoğrafa bakarak haberlerini aktardı. Arada bir kargaların sesleri duyuluyordu. Bu sesler içini daha da hüzünlendiriyordu.
“Gidiyorum artık, Leylacığım. Eski botlarımı giydim, ayaklarım ıslandı. Bir de sen yoksun ki azarlayasın. Paskalya’dan sonra, havalar ısınınca geleceğim. O zaman mezarını düzenler, yeni bir fotoğraf getiririm. Aynı bu gülüşünle. Çok güzelsin burada. Beni affet.” İç çekti, parmaklığı aştı ve arkasına bakmadan mezarlıktan çıktı.
Durakta birkaç kişi otobüs bekliyordu. Nihayet otobüse bindiğinde ayak parmaklarını hissetmiyordu.
Eve zorlukla ulaştı. Hemen ıslak botlarını ve çoraplarını çıkardı, çaydanlığı ocağa koydu. Kaynayınca iki bardak ballı çay içti. Kuru yün çoraplarını giydi, televizyonu açıp koltuğa uzandı. Bir film oynuyordu. Çayın etkisiyle gözleri ağırlaştı, uykuya daldı…
***
Ayşe, teknik okuldan mezun olduktan sonra onların inşaat şirketine gelmişti. Genç, gözleri ışıl ışıl, burnunda çiller, gülüşü sanki bulutların arasından çıkan bahar güneşi gibiydi. Ahmet ona bakmaktan kendini alamıyordu. Karısı ve ilkokul üçüncü sınıfa giden bir oğlu varken, bu genç kızın peşinden gözlerini ayıramıyordu. Ne yapabilirdi ki? Onu her gün görüyordu, gözlerini kaçıramazdı.
Bir gün, yılbaşına yakın, otobüs durağında karşılaştılar. Ayşe, paltosunun yakasına büzülmüştü. Büyük gözlerinde sokak lambalarının ışıkları yansıyordu. Ahmet ona gizlice bakıyordu. Otobüs geldiğinde herkesi iterek onun arkasından bindi, yanına oturdu.
“Merhaba, Ayşe. Eve mi gidiyorsun?” diye sordu konuşmak için.
“Evet. Ya sen?”
“Ben de.” Ahmet bir an sustu. “Ağacını süsledin mi?”
“Hayır. Babam hep gerçek çam alırdı. Balkonda duruyorduAhmet, Ayşe’nin evine gittiğinde eski yaraların hiçbir zaman tam olarak iyileşmeyeceğini anladı ve hayatının geri kalanını, Leyla’nın gölgesi altında geçirmek zorunda kalacağını kabullendi.




