Ece, okuldan eve dönerken içi içine sığmıyordu. Bugün sınıfta öğretmenleri için çiçek ve hediye parası toplamışlardı. Murat da kadınların gülleri sevdiğini söylemişti. Üstelik bunu söylerken öyle bir bakmıştı ki, sanki sadece ona söylüyordu.
O bakış karşısında Ece’nin kalbi yerinden çıkacak gibi olmuştu. 8 Mart hediyesi için bir ipuçu vermişti belki de. Kızlar çatlasın!
Murat, ilk kez sınıfa girdiği günden beri ona ayrıydı. Geçen yıl babasının görevi nedeniyle şehirlerine tayin olmuşlardı. Özgüvenli ve bağımsızdı. Sanki başkalarının ne düşündüğü umurunda değildi. İşte bu yönü çekiyordu Ece’yi. Oysa Ece hep başkalarının gözünde küçük düşmekten, gülünç duruma düşmekten korkardı.
Sınıftakiler yeni arkadaşlarını hemen benimsemiş, ona saygı duymaya başlamışlardı. Lider değildi belki ama fikirlerine öğretmenler bile kulak verirdi.
Şubat sonuydu ama baharın habercileri gelmişti: Sabahları kuş cıvıltıları, daha sık görünen güneş, çatılardan düşen buz sarkıtı şıkırtıları… Ece’nin içini gizemli bir beklentinin sızısı kapladı.
Eve girdiği anda kavga sesleriyle karşılaştı. Anne babası yine tartışıyordu. Bıkmıştı bu durumdan. Neşesi bir anda uçup gitmişti. Eskiden her şey ne kadar güzeldi – üçü birlikte denize gider, yılbaşında havuz ateşlerini birlikte seyrederdi. Peki ya boşanırlarsa? Bütün bunlar bitecek miydi?
Sınıf arkadaşı Elif’in annesi, babası onları terk edince bileklerini kesmişti. Elif gözyaşları içinde derslere geliyordu. Ayşe ise anne babasının ayrı yaşamasının daha rahat olduğunu söylüyordu. İkisi de ona harçlık verip hediye alıyordu. Ama mutluluk hediyelerde miydi?
Kavga sesleri aniden kesildi. Ece sessizce mutfağa yaklaştı. Babası pencere önünde sırtı dönük duruyordu. Annesi masada, yüzünü avuçlarına gömmüş ağlıyordu.
“Sakin ol, Ece okuldan dönecek şimdi,” dedi babası arkasını dönmeden. “Yemin ederim, ne yapmamı istiyorsun?” Tam o sırada Ece’yi fark etti.
“Ne zamandır dinliyorsun bizi?” dedi sert bir sesle.
“Her şeyi anlayacak kadar uzun,” diye çıkıştı Ece.
“Neyi anladın?” Annesi ellerini yüzünden çekip kızına baktı.
Şişmiş bir burun, kan çanağına dönmüş gözler ve sürme lekeleri… “Böyle gözükerek babamı daha da uzaklaştırdığını anlamıyor mu?” diye geçirdi Ece öfkeyle içinden.
“Boşanıyorsunuz, değil mi?” diye pat verdi Ece.
Babası kaşlarını çattı ama cevap vermedi.
“Peki ben? Kiminle kalacağımı bile kararlaştırdınız mı? Biz üç kişiyiz! Benim fikrimi hiç mi sormayacaksınız? İkinizle birlikte olmak istiyorum!” Ece’nin sesi titriyordu. “Birbirinizden sıkıldıysanız, ben de yeni anne baba istiyorum o zaman! İkinizden de nefret ediyorum!”
Arkasını dönüp koridora fırladı. Hızla giyinip kapıyı çarparak çıktı.
“Ece!” diye haykırdı annesi peşinden ama kapı çoktan kapanmıştı.
Asansöre binmedi, merdivenlerden indi. Sokakta durup eldivenlerini giydi. Bir arkadaşına mı gitsem diye düşündü ama kimseyle konuşmak istemiyordu. Anne babasının bile umrunda değilken, kim onu anlayabilirdi ki?
Yürümeye devam etti. Gün içinde eriyen buzlar akşamın serinliğiyle yeniden donmuştu. İki durak kadar gittikten sonra ısınmak için bir markete girdi. Reyonlardaki sucuk ve poğaçaları görünce ağzı sulandı.
Ceket cebinde birkaç bozuk lira bulup bir poğaça aldı. Marketten çıkar çıkmaz yemeye başladı. Son lokmayı ağzına tıkıştırırken bir ses onu çağırdı.
Arkasına dönünce paralel sınıftan Emre’yi gördü.
“Selam,” dedi Emre. “Yalnız mı geziyorsun?”
Ece ağzı dolu olduğu için cevap veremedi. Kuru poğaçayı yutmaya çalışırken zorlandı.
Emre spor çantasından bir petek su çıkarıp uzattı.
“Al, iç. Yoksa boğulacaksın.”
Ece minnetle baktı, suyu aldı. Sonunda lokmayı yutabildi.
“Sağ ol,” dedi, suyu geri verip yürümeye hazırlandı.
“Senin ev öbür tarafta değil mi?” diye sordu Emre.
“Seni ilgilendirmez,” diye çıkıştı Ece.
“Hava karardı, tek baş”Gel, seni eve bırakayım,” dedi Emre, karanlık sokaklara bakarken içini çekti ve Ece’nin elini tutup sıcak bir gülümsemeyle yola koyuldular.




