Eş gidince, kaynana habersiz misafir oldu!

Gece telefonlarına hiç tahammül edemem. Normal insanlar bu saatte rahatsız etmez, tabii ki fevkalade bir şey olmadıysa. Bu yüzden her gece telefon çaldığında irkilir, kötü haber beklerim.

Tam uykuya dalıyordum ki eşimin telefonu yatak odasının sessizliğini parçaladı. Eşim derin bir nefes alıp telefonu eline aldı.

“Numarayı tanımıyorum,” dedi omzunun üzerinden bana bakarak.

“Sesi kapat. Gereken varsa sabah ararlar,” diye mırıldandım ve başımı yorganın altına gömdüm.

Telefon ısrarla çalmaya devam etti. Yorganı bir kenara itip doğruldum.

“Artık aç şunu!” diye yalvardım, uykunun kaçtığını fark ederek.

Eşim uzun süre birini dinledi, sonra sabah yola çıkacağını söyledi.

“Ne? Nereye gidiyorsun?” diye sordum, iyice uyanmıştım.

“Kenan vefat etmiş. Kalp krizi. Eşi aradı, gitmemi istedi. Sabah işten izin alıp yola çıkacağım. Ah Kenan, daha kırkına bile gelmemişti…” Tolga ayağa kalkıp mutfağa yöneldi.

Sabahın erken saatlerinde eşimi yolcu ettim, yanına yedek gömlek ve traş takımı koydum. Kenan’ı pek tanımadığım için onunla gitmedim.

Kahvemi yudumlarken günüme nereden başlayacağımı düşünüyordum: Ev temizliği mi, perdeleri yıkamak mı? Kadınların tatili olmaz malum. Yemek yapmamaya karar verdim. Üç gün aç kalmak fena olmazdı. Son çare olarak omlet yapardım. Eşim dönünce de güzel bir şeyler hazırlardım.

Ama hayallerim suya düştü. Kendime çeki düzen vermiştim ki kapı çaldı. Komşu gelmiş diye düşünüp kapıyı açtım.

Kapıda kayınvalidem duruyordu, arkasında da ikinci eşi Selim vardı.

“Görüyorum ki pek mutlu olmadın. Yakınlardaydık, uğrayalım dedik. Ama meşgulsen gideriz,” dedi Ayşe Hanım, yerinden kımıldamadan yüzümü inceliyordu.

Sanki bizi önceden haberdar ederdi.

“Yok canım, buyurun,” diyerek zoraki bir gülümsemeyle içeri aldım.

“Çok kalmayacağız, değil mi Selim?” diyerek mink kürkünü omuzlarından çıkardı. Selim ustalıkla kürkü havada yakalayıp yere düşmesini engelledi.

“Üzerinizdekilerle oturun, henüz temizlik yapmadım. Sizi her zaman memnuniyetle ağırlarım, Ayşe Hanım. Çok iyi görünüyorsunuz,” dedim olabildiğince sıcak bir sesle.

“Tolgacığım nerede, işte mi? Bugün izin günü. Kendine hiç dikkat etmiyor. Senin de bir işe girmen iyi olurdu. Böylece o da hafta sonları çalışmak zorunda kalmazdı.” Kaynana sesindeki kınamadan ziyade açıkça tembelliğimi yüzüme vuruyordu.

“Evden çalışıyorum aslında…” diye savunmaya geçmeye çalıştım.

Bağırsam da duymazdı. Tam internetten çalışıp iyi para kazanabildiğimi anlatacakken aniden duymazlıktan geliverirdi.

Kaynana odada gezindi, dolabın üstündeki tozu ve Tolga’nın sandalyeye atılmış gömleğini gördü. Çamaşır makinesine atmayı unutmuştum.

“Yeni perde mi aldınız? Güzel ama eskiler de fena değildi. Bütçenizi aşıyorsunuz. Yeni kanepe mi aldınız? Eskisine ne oldu?” Cevap beklemeden kanepeye oturdu, rahat olup olmadığını kontrol ediyordu. “Fazla açık renk olmamış mı?”

Yaşla beraber hafıza zayıflar derler. Benim kaynanamda tam tersi keskinleşmiş. Aylar önceki perdeleri bile hatırlıyordu.

Onu kanepeyle baş başa bırakıp mutfağa koştum, buzdolabında ne var ne yok diye düşünürken. Sadece çay ikram etmek yetmezdi. Akşam bütün arkadaşlarını arayıp bana iftira atacağını biliyordum. “Biricik Tolga’sını aç bırakıyor,” falan diyecekti. Aman ha, bu zevki ona yaşatmayacaktım.

Buzdolabını açtım. Salata yapabileceğim sebzeler vardı, fena değil. Derin dondurucudan bir et çıkardım, mikrodalgaya attım. Et çözülürken hızlı bir kek yapmaya koyuldum.

Kek fırındayken, eti tavaya attım, sebzeleri doğradım. Mis gibi kek kokusu evi sardı. Kaynanamın hemen mutfağa geleceğini ummuştum… Boşunaymış.

Bir çığlık duyarak odada ne olduğunu anlamadan koştum. Ayşe Hanım vitrinde duran porselen vazoyu eline almıştı.

“Bu antika değil mi? Oğlumun parasını böyle mi harcıyorsun?” diye haykırdı, bana böcek görmüş gibi baktı.

Telaşla açıklamaya başladım: “Büyükannem hatıra olarak vermişti iki ay önce…” Kek! Fırından çıkarmak için mutfağa koştum. Şükür, yanmamıştı. Eti çevirdim, salataya döndüm.

Yemek hazır olunca en güzel tabakları çıkarıp sofrayı kurup misafirleri buyur ettim.

“Yemek yemeye gelmedik, sadece halinizi hatrınızı sormak istedik,” dedi Ayşe Hanım, sofraya otururken. Gözleri ettin tabağından salataya, oradan keke kayıyordu.

Selim çatalını sapladı, etin en güzel yerinden bir parça aldı. Bıçak da koymuştum ama Selim pek kullanmadı. Etin tadına bakınca gözleri kapandı. İçim içime sığmıyordu, çabalarım boşa gitmemişti. Ta ki kaynanamın buz kesen sesi havayı dağıtana kadar.

“Nasıl yersin Selim? Oruç vakti bu!”

Selim boğulur gibi oldu, sanki ağzında et değil de zehirli bir kurbağa vardı.

Korkudan donakaldım, boğulacak diye korktum. Ama çiğneyip yuttu.

Oruç zamanı olduğunu unutmuştum! Ürperdim.Kaynana kalkıp giderken bana, “Bir dahakine daha dikkatli ol,” dedi, ama gözlerindeki tatlı şeytanlık, aslında oyunun farkında olduğunu gösteriyordu.

Rate article
Lifequest
Eş gidince, kaynana habersiz misafir oldu!