Misafiri Karşıla, Anne!

Yorgun bir sabah, Gülsüm geç kalktı. Emekli olduktan sonra aceleye gerek yoktu zaten. Kimseye hesap vermeden, dilediği kadar uzanabilirdi yatağında. Ama içinde bir huzursuzluk vardı, sebepsiz bir endişe. Niye ki? Her şey yolundaydı aslında.

Kalktı, üstünü başını düzeltti, çaydanlığı ocağa koyup pencereye yürüdü. Karşıdaki evin üstünde gök kızıla çalıyordu; kış güneşi birazdan çıkacaktı. Demek iki haftalık ılık havanın ardından nihayet soğuklar gelmişti. “İyi ya…” diye düşündü Gülsüm, kaynayan çaydanlığı ocaktan alırken. “Çayımı içerim, sonra bakkala giderim.”

Bardaktaki çayı yudumlarken bedenine bir sıcaklık yayıldı. Kısa boylu, narin bir kadındı. Tek oğlunu doğurduktan sonra bile kilo alamamıştı. Kocasıysa iri yarıydı. Ona hep “İncecik” derdi, “Gülsümceğim” diye severdi. Ama on yıldır yoktu yanında.

Tam bardağını kaldırmıştı ki kapı zili çınladı. Ürküp eli oynayınca sıcak çay incecik derisine döküldü, kahverengi lekeli elini yaktı. Acıyla neredeyse bardağı düşürecekti. “İşte başladı… İçimdeki his yalan çıkmadı. Daha neler bekliyor beni?” diye geçirdi içinden. Sonra zil bir kez daha çaldı, bu sefer daha uzun, daha ısrarlı.

Gülsüm eline üfleyerek kapıya yürüdü, söylenerek: “Bu erken saatte kim gelir ki?” Kapıyı açınca, üstü başı buruşuk iri bir adamın karşısında duraksadı. Oğluydu bu. “Ne kadar değişmiş…” diye mırıldandı. Timur da, yaşlanmış annesini görünce şaşkınlığa uğramıştı.

“Hoş geldin evlat,” dedi Gülsüm, gözleri dolarak.

Timur gülümsedi: “Misafirini kabul et, anne.”

Onu kollarına çekti, oğlunun yol tozu, eski kıyafetlerinin kokusu ve bilmediği bir şey daha vardı üzerinde. İçini bir korku kapladı. Geri çekilip oğlunun yüzüne baktı dikkatle. Şiş gözlerinin altındaki torbalar, dağınık sakal…

“Tek misin?” diye sordu Gülsüm. “Nerede Elif, kızın?”

Timur annesinin üstünden bakarak: “Tek başıma gelince mutlu olmadın mı?”

“Şaşırdım sadece.” Gülsüm geri adım atıp oğluna içeri girecek yer açtı. “Gir evladım, üstünü çıkar.”

Timur eşikten atlayıp spor çantasını yere bıraktı, holü şöyle bir süzdü.

“Evdeyim. Hiçbir şey değişmemiş.”

“Tatil için mi geldin?” diye sordu Gülsüm çantaya göz atarak. “Kış ortasında?”

“Sonra konuşuruz anne. Yorgunum.” Timur ceketini çıkarıp askıya astı.

“Tabii, tabii… Tam vakti, çay taze.” Gülsüm mutfağa koşup dolaptan oğlunun eski fincanını çıkardı.

Timur ardından gelip masaya yan oturdu, geniş adımlarıyla küçük mutfağı doldurdu. Gülsüm fincanı önüne koydu.

“Yol yorgunusun, bir şeyler yesen? Dün ne olduysa mercimek çorbası yaptım.”

Timur dalgınca gülümsedi: “Olur. Senin çorbanın hasretini çektim.”

Gülsüm telaşla buzdolabından çorbayı çıkarıp ısıttı, dumanı üstünde bir tabak getirdi. Yanına kocasının sevdiği iri kaşık ve kalın bir ekmek dilimi koydu, karşısına oturup elini çenesine dayadı.

Timur kaşığı çorbaya daldırıp aniden sordu: “Çorbaya içecek bir şey yok mu?”

Gülsüm’un yüzü sertleşti: “O şeyleri evde bulundurmam.”

Oğlunun iştahla yiyişini izledi. Sanki güneş altında keyif çatan bir kedi gibi şapurdatıyordu çorbayı.

“Elif nasıl? Kızın hangi sınıfta? Neden seninle gelmediler?”

Timur annesine bakmadan yemeye devam etti, duymazdan geldi.

Gülsüm halinden anlamıştı zaten. İçiyordu. Karısı dayanamayıp kovmuştu onu. Nereye gidecekti ki? Tek sığınağı annesiydi. Tabii seviniyordu, tek oğlu gelmişti. Ama içindeki endişe gitmiyor, giderek büyüyordu.

Timur tabağını itti. Gülsüm hemen kalkıp fincana taze çay doldurdu, önüne koydu. Yanına şekerliğTimur fincana uzandı, sonra birden gözlerini annesine dikti ve “Borçlarım var anne, bu kez çok ciddi,” dedi, avuçlarını masaya yapıştırmış titriyordu.

Rate article
Lifequest
Misafiri Karşıla, Anne!