Kehanet

**Günlük**

Ne kadar da somurtuyorsun bana karşı! Göreceksin, orada çok seveceksin. Deniz, kumsal, güneş… diyordu Selma, kızının gözlerinin içine bakmaya çalışırken.

Fakat Aylin inatla pencereye döndü, ardında uçsuz bucaksız tarlalar ve bodur bağlar uzanıyordu. Tren yoluna paralel giden otobanda renk renk arabalar hızla geçiyor, trenin penceresinden oyuncak gibi görünüyorlardı.

Uzakta, sabahın puslu ufkunda dağların siluetleri belirip gidiyordu. Kör edici güneşten gözleri ağrımaya başlamıştı. Aylin, sabahın kaçıncı kez telefonunu kontrol etti, sinirle bir kenara attı.

“İlk aşkın ıstırabı işte,” diye iç geçirdi Selma, sonra yüksek sesle:

—Galiba çekmiyor. Varınca görürsün…

—Anne, yeter artık, diye bezgin cevap verdi Aylin ve tekrar pencereye döndü.

—Ayşe’nin evi bir tepeciğin üstünde, pencerelerden deniz görünür. Bazen sesini bile duyarsın. Bahçesi bir harika! Havası ise bambaşka! diye ısrar etti Selma. —Birkaç saat sonra kendin göreceksin.

—Sakın bana onun bir oğlu var deme, diye tersledi Aylin annesini.

—Var. Ama öz değil. Ayşe’nin kendi çocuğu olmadı. Başkasının çocuğunu büyüttü. O şimdi başka şehirde üniversitede okuyor. Sınav dönemi, göreceğini zannetmiyorum.

—Dedin ki eski arkadaşın. Nasıl tanıştınız o zaman? O güneyde yaşıyor, sen ise İstanbul’un dışında, diye sordu Aylin merakla.

—Ah, ilginç bir hikâye. İstersen anlatayım.

Aylin omzunu hafifçe silkti, gözlerini pencerenin dışındaki tekdüze manzaradan ayırmadan.

***

Ayşe ile aynı mahallede büyüdük, beraber okula gittik. Güzel miydi, denemezdi ama saçları ilginçti: açık kumral, dalgalı, güneşte altın gibi parlardı.

Sokakta herkes ona bakar, dönüp bir kez daha bakardı. Bana da bir parça ilgi kalır gibi gelirdi. Mezuniyet sınavlarından önce sınıfla tekne gezisine çıktık, sonra şehir parkında dolaştık. Orada bir çocukla tanıştı ve hemen aşık oldu. Görüşmelerimiz azaldı, ben de karışmak istemedim. Ne zaman görüşsek, hep ondan bahsederdi.

Oyuncu olmak istiyordu, İstanbul’da konservatuvara girmeyi hayal ediyordu. Ama o kadar tutuldu ki Mehmet’in okuduğu teknik üniversiteye yazıldı, ayrılmamak için. Ben ise üniversiteye girdim.

Ara sıra buluşur, saatlerce konuşmaya doyamazdık. Bir yıl sonra Mehmet, sınavların hemen öncesinde ona evlenme teklif etti. O an ne kadar mutlu görünüyordu!

Annesiyle birlikte gelinlik almaya gittik. Denemediğimiz kalmadı. Ayşe’nin üzerinde her şey yakışıyordu, al götür. Bir de duvak seçtik. Bana da mizahiyelik için mavi bir elbise aldırdı. Ah, ne kadar yorulmuştuk. Başımız dönüyordu. Annesini taksiyle eve yolladık, biz de sahilde yürümeye karar verdik. Mayıs sonu, hava yaz gibi ılıktı.

Yürürken herkes Ayşe’ye bakıyordu. Olağanüstü güzeldi. Ama o bakanların farkında bile değildi. Dondurma yiyor, gelecek düğün hakkında konuşuyor, gülüyorduk.

Tam o sırada karşımıza iki çingene çıktı. Sürekli birilerine musallat oluyorlardı. Yanımızdan geçerken, şişman olan yolumuzu kesti ve Ayşe’ye döndü:

—Ay ne güzel kız, gel sana fal bakayım. Gerçeği söyleyeyim, ne bekliyor seni, diye tatlı bir sesle mırıldandı yaşlı olan.

Diğeri ise kenarda duruyordu. Çirkin, sıska ve düzdü. Kara gözleri asık suratlı, dişleri o kadar büyüktü ki ağzı kapanmıyordu. O an kendime, “Bu kadın ata benziyor,” dedim. Sonra Ayşe de aynısını düşündüğünü söylemişti.

—Ne beklediğimi ben biliyorum, diye neşeyle cevap verdi Ayşe ve dondurmasını yaladı.

Yolumuza devam etmek istedik ama kadın aniden Ayşe’nin bileğini tuttu, avucuna baktı, başını sallayıp tıkladı dilini.

—Seni bir düğün bekliyor, altın gibi kız.

—Bunu siz söylemeden de biliyorum, diyerek elini çekmeye çalıştı Ayşe ama kadın sıkıca tutuyordu.

—Fala ihtiyacımız yok. Paramız da yok zaten, diye araya girdim.

—Mutlu haberler para ister, ama kötülük bedavadır, dedi kadın garip bir şekilde, tüylerim diken diken oldu.

Bir yandan da Ayşe’ye bakıyor, sanki hipnotize ediyordu. Genç olan ise kenarda sırıtıyordu. Yoksa o ağzı yüzünden mi öyle görünüyordu?

—Dinleme onu, Ayşe, hadi gidelim, diye çektim arkadaşımı.

—Çok seviyorsun, ama mutluluğun kısa sürecek. Düğün günü bir attan düşeceksin, çok hasta olacaksın. Acını denizde iyileştireceksin. Bir daha evlenmeyeceksin. Ama mutluluğu bir oğulda bulacaksın, diyordu kadın, gözlerini Ayşe’den ayırmadan.

Sonra elini bıraktı ve uzaklaştı. Genç olan bize ters ters baktı ve arkadaşının peşine düştü. Bir süre sessizce yürüdük, neşemiz kaçmıştı. Kulaklarımda kadının sözleri çınıyordu.

—Ayşe, yoksa inandın mı ona? Beyaz gelinlikle çocukların bindiği yaşlı bir ata mı bineceksin? Zaten araba ile gideceğiz nikaha. Elinin avucuna bir saniye baktı, oradan ne görebilir ki? diye kafasını dağıtmaya çalıştım.

—Haklısın. Zaten at falan binmem, dedi Ayşe, uyanmış gibi.

——Sonra ne oldu, Ayşe iyileşti mi? diye merakla sordu Aylin.

—Evet, ama hafif bir topallık kaldı.

—Peki ya Mehmet?

—İkisi de hastane hastane dolaşmaktan yorulmuştu, Ayşe evden çıkmıyordu, önce bastondan, sonra koltuk değneklerinden utanıyordu, Mehmet’e artık onu sevmediğini söyledi ve boşandılar; aslında sadece er ya da geç terk edileceğinden korkuyordu, bu yüzden ilk adımı o attı.

—Ve o gitti mi?

—Gitti, çok geçmeden de başkasıyla evlendi; gerçek sevgi öyle sınavlardan geçer, ilk aşk çoğu zaman sadece bir yanılsamadır.

—Ben asla düğünden önce fal baktırmayacağım, dedi Aylin.

—İyi yaparsın, Ayşe kafasına taktığı kehanetten kaçmaya çalışırken daha beterine uğradı, arabayla gitseydi, lunaparka girmeseydi, düşmeseydi diye iç geçirdi Selma, ama artık olan olmuştu.

—Sonra başka biriyle evlendi mi?

—Hayır, boşandıktan sonra ailesi onu deniz kenarına götürdü, sezon bitmişti, oteller kapalıydı, sahildeki bir evde oda tuttular, biz de orada kalacağız.

Ev sahibesinin kızı bir turistle kaçmış, iki yıl sonra küçük bir oğlanla dönmüş, çocuğu bırakıp yeniden gitmişti; kadın yaşlıydı, çocukla baş edemiyordu, Ayşe onu evlat edindi, şehre dönmeyi reddetti, birkaç yıl sonra kadın öldü, Ayşe bugün hâlâ o evde oğluyla yaşıyor; tıpkı çingenenin dediği gibi, mutluluğu deniz kenarında bir evlat bulmak oldu.

—Neden bana bunları anlattın? diye gözlerini kısarak sordu Aylin.

—Fazla soru sormayasın diye, hayat bazen umduğumuz gibi gitmez, kötü sandığımız şeyler sonunda iyiye döner; aşk da zamanla ve mesafeyle sınanır.

Tren yavaşladı, yolcular hazırlanmaya başladı; Aylin telefona son kez baktı, çantasına koydu, pencereden inenleri bekleyen kalabalığa baktı, vagon durdu.

—Geldik! diyerek bavulu indirdi Selma.

Perondan çıkarlarken uzun boylu, yakışıklı bir genç yanlarına geldi:

—Selma Hanım mı? Ben Serkan, annem sizi karşılamamı istedi, dedi, eşyaları aldı, kalabalığın arasından süzülerek önden yürüdü; odayı hazırladık, yemek de var.

Taksinin içinde Selma’nın sorularını cevapladı, şehrin güzelliklerini gösterdi, yarın sınav için döneceğini söyledi.

Tepecikteki küçük, bahçeli eve vardıklarında Ayşe topallayarak karşıladı, Selma’yı sıkıca kucakladı; Aylin annesinin anlattığı altın saçlı güzeli beklerken, güneşten kararmış, başörtülü sade bir kadın gördü.

Odasına çıktığında pencereden denizin ufukla birleştiğini gördü; Serkan, Aylin’i sahile götürdü, akşam döndüklerinde yorgun, aç ve neşeliydiler; günler denizde geçti, Aylin’in esmer teni iyice koyulaştı, sık sık Serkan’ın ne zaman geleceğini soruyor, telefonunu unutmuştu.

—Belki de çocuklar bizden şanslı çıkar, dedi bir gün Ayşe, Serkan’la Aylin’e bakarak.

—Fala filan baktırmayalım, kendi kaderlerini kendileri yazsınlar, dedi Selma.

İki arkadaş göz göze geldi, gülüştüler.

Rate article
Lifequest
Kehanet