İtalyan Havasının Sırrı

Her şey İtalyan havası yüzündendi…

Leyla, mütevazı ve güzel sayılmayan bir kızdı. Annesi bile kızının doğuştan şanssız olduğunu, güzellik konusunda kısmetinin pek açılmadığını itiraf ederdi. “Böyle bir görünüşle evlenmek zor olacak,” diye iç çekerdi babası.

Seyrek saçlar, iri burnu, belirgin dişleri, küçük çenesi ve sivilcelere yatkın sorunlu cildi vardı. Buna rağmen, karakteri sakin, kibar ve yardımseverdi.

Dış görünüşü yüzünden üzülmüyormuş gibi davranırdı. Ama öyle değildi. Leyla, çirkin olduğunun farkındaydı. Ne yapabilirdi ki?

“Üzülme kızım, mutluluk güzellikte değildir. Allah her insana bir eş yaratmıştır. Senin de sevgi dolu bir ailen olacak. Önemli olan gönüldür, seninki de tertemiz. Gören, sever elbet,” derdi annesi teselli etmek için.

Ama gönlü görmek için bakmak lazımdı ki kimse Leyla’ya bakmazdı. Gözler üzerinde kayar geçerdi. Erkekler hep bebek yüzlü, alımlı kızları tercih ederlerdi.

Leyla, psikolojiyi meslek olarak seçti. Burada güzelliğe gerek yoktu, hatta işine de yarıyordu; dikkat dağıtmıyor, insanların samimiyetini engellemiyordu. Leyla, içtenliği, empati kurma yeteneği ve dinlemesiyle kısa sürede aranan bir psikolog oldu. Anne babası bir ev almasına yardım etti. Her şey yolundaydı, yalnız aşk hayatı bir türlü düzelmiyordu.

Bir gün, bir adam yetişkin kızını seansa getirdi. Kızı, eşinden ayrılmanın derin acısını yaşıyordu. Güzel mi güzel kız, babasına adeta bir iyilik yaparcasına gelmişti. Ama iki seanstan sonra, kendisi koşarak gelmeye başladı. Babası bir gün teşekkür etmek için içeri girdi.

“İnci’m değişti, yeniden canlandı, kendine güveni geldi. Yıllardır böyle mutlu görmemiştim kızımı. Gülüyor, yeniden hayata döndü. Hepsi sizin sayenizde. Siz bir sihirbazsınız,” diye övgüler yağdırdı. “Bana bir akşam yemeğine eşlik etmez misiniz?”

“İnci’yi tek başıma büyüttüm. Karısı bizi terk edip bir sevgiliyle Amerika’ya kaçtı. Bir daha da evlenmedim, kızım üzülür diye korktum. Şımarttım onu, itiraf ediyorum. Şimdi büyüdü, ben ise yalnız kaldım. Umarım yeniden evlenir, bana torunlar verir,” diye dertleşti Mehmet Bey, İnci’nin babası, yemekte.

“Siz çok iyi görünüyorsunuz, mutlaka güzel bir kadın bulursunuz. Kızınızı seviyorsunuz, kadın ruhundan anlıyorsunuz,” dedi Leyla.

“Peki ya siz? Ben sizin ilginizi çekebilir miyim?” diye sordu birden.

Leyla ne diyeceğini bilemedi. Böyle bir konuşmaya hazır değildi, şaşkınlıkla gözlerini yere indirdi. Mehmet Bey bunu kendi yorumladı.

“Yanlış anlamayın, ciddiyim. Benim yaşımda uzun süreli flörtlere vakit yok. Siz hoşuma gittiniz. Mali durumum iyi, hiçbir sıkıntı çekmezsiniz. Acele etmiyorum, düşünün,” dedi vedalaşırken.

Hiçbir şey söylemedi. Fırsat bulunca da annesine anlattı.

“Düşünecek ne var ki?” dedi annesi onaylayarak.

“Ama onu sevmiyorum,” diye tereddüt etti Leyla.

“Aşk geçer, evlat. Biz de senin babanla yıllarca aynı sevgiyle mi yaşadık sanıyorsun? Ayrılık noktasına bile geldiğimiz oldu. Her şey oldu, geçti. İki kişi yaşamak, yalnızdan kolay.”

Leyla düşündü. Acaba onu ileride ne bekliyordu? Yalnız bir yaşlılık mı? Genç ve güzel olanlar onun kaderi değildi. Boşanmış, umutsuz erkekler… İşte onun payına düşen buydu. Mehmet Bey ise hoş, olgun bir adamdı, yaşça büyük olsa da. Sonunda kabul etti.

Makyözler ellerinden geleni yaptı, düğünde Leyla harika görünüyordu. Damat, genç ve başarılı geliniyle gurur duyuyordu.

İyi bir eş olduğunu kanıtladı. Leyla’ya şefkat ve anlayışla yaklaştı. Ona hep “Leylicim” diye hitap etti. Sakin, huzurlu bir evlilikleri oldu. Leyla işten yorgun ve üşümüş döndüğünde, kocası ona sıcak bir süt getirir, ayaklarını battaniyeyle örter, sevgi ve ilgiyle sarardı. Daha ne istenirdi ki?

Bir gün, eski bir sınıf arkadaşı seansa geldi. Okulun en güzel kızlarından biriydi, erkekler peşinde koşardı. İki çocuk doğurmuş, iki ayrı kocadan. Şimdi üçüncüsüne âşık olup evlenmişti, ama bu adam onu geçmişiyle suçluyor, kıskanıyor, çocukları sevmiyor ve onun parasıyla geçiniyordu. Kovacak mıydı? Ama iki çocukla kim isterdi onu? Üstelik üçüncüye de hamileydi. Ne yapacağını bilemiyordu.

İşte böyle. Dış güzellik mutlu bir hayatın garantisi değildi. Leyla’nın şikâyet edecek bir şeyi yoktu. Kocası onu seviyor, üzerine titriyordu. Mutluluk için daha ne lazımdı? Çocuk mu? Leyla çocuk istiyordu. Ama kendisi gibi çirkin doğacaklar diye korkuyordu. Bir türlü de olmuyordu.

Her şey iyi giderken, üç yıl sonra Mehmet Bey hastalandı. Zaten kalbi de zayıftı, bir de kanser teşhisi kondu. Leyla elinden geldiğince onu destekledi, teselli etti. Ama o kabullenmek istemiyordu. Huysuz ve asabi oldu, özellikle depresyon nöbetlerinde.

Önce ameliyat, sonra bitmek bilmeyen kemoterapi seansları. Leyla sabırla, usanmadan kocasına bLeyla, oğlunu Mehmet Bey’in adıyla büyüttü, hayatındaki her şeyi ona borçlu olduğunu bilerek yaşadı, ta ki bir gün İtalya’dan gelen bir mektup hayatına yeniden dokunana kadar.

Rate article
Lifequest
İtalyan Havasının Sırrı