Geç Gelen Telefon Çağrısı

Ofis çıkışında hava kapalıydı, İstanbul’un üzerine çöken gri bir örtü gibiydi. Yalnızca camilerin minareleri, bu kasvetin arasından göğe uzanıyordu. İnce bir çisenti yüzümü hafifçe yalıyordu. Arabaya doğru yürürken, içimde bir ağırlık vardı.

Toyota’nın içinde hafif bir oda kokusu vardı. Direksiyona yapışıp bir an durdum, öğle arasında servisten aldığım arabayla şanslı hissettim. Yağmurda minibüs beklemekten, kalabalıkta itişip kakışmaktan kurtulmuştum. Kontağı çevirdim, popüler bir şarkı çalmaya başladı. Sesi kıstım. “Eve!” dedim kendi kendime, ana yola çıktım.

Cuma akşamıydı. Her Cuma arkadaşlarla buluşup haftanın yorgunluğunu atardık. Evlenmemiş, çocuksuz genç adamın başka ne yapması beklenirdi ki?

Eve girdiğimde sessizlik vardı. Kapıyı açar açmaz, açık duran gardırobun kapısını gördüm. İçimde kötü bir his kıpırdandı. Ayakkabılarımı çıkarıp çoraplarla odaya yürüdüm. Gardıroba baktım. Gömleklerimin, ceketlerimin arasında bomboş askılar sallanıyordu. Bir zamanlar Nilay’ın elbiseleri asılıydı orada.

Gitmişti. Son zamanlarda sık sık tartışıyor, hemen barışıyorduk. İş yerimi aramış, akşam buluşmaya gelmeyeceğini söylemişti. Beni meşgul etmişlerdi, sonra arabayı almıştım… “Aramadığım için mi kızdı? Böyle şeyler için mi ayrılınır?” diye düşündüm önce. Hayır. Hesaplıydı. Gardırobun kapısını açık bırakmıştı ki, yalnızlığı, boşluğu anında hissedeyim. Belki de bir not bırakmıştı, suçlamalarla dolu bir veda mektubu… Etrafa baktım.

Altı aydır birlikte yaşıyorduk. Nilay güzeldi, neşeliydi, bana göre biraz da kaprisliydi. Demek ki ben ona uymamıştım. Son zamanlada hep evlilikten, balayından bahsediyordu. Ben şakayla geçiştiriyordum. Anladım. Sabrı tükenmişti. Şimdi beni arayıp yalvarmamı bekliyordu…

Tam da bunu yapmak istediğimi fark ettim. Hemen numarasını çevirdim, telefonu kapalıydı. Telefonu koltuğa fırlattım.

Nilay’ı düşündüm, mutfakta tek ayak üstünde patates soyarken… Geri gelmesini istedim, hemen şimdi. Mutfağa yürüdüm. Lavaboda kahvaltıdan kalma kirli tabaklar vardı. Yanında boş bir şarap şişesi duruyordu. Bir partiden kalmıştı. “İçip sakinleşmeye çalışmış,” diye düşündüm. Bu hoşuma gitti. Bulaşıkları yıkadım. Şişeyi çöpe ittim.

Nilay kirli bulaşık bırakmaktan nefret ederdi. Demek ki bunu bilerek yapmıştı, bana ders olsun diye. Tek başına yaşamanın zor olduğunu anlayacaktım. Bulaşıkları yıkayacak, çöpü atacaktım… Rol yapmayı severdi. Belki de bu yüzden sevmiştim onu. Tabii aşkı sadece ilk zamanlar söylemiştim.

Buzdolabının üstünde mıknatıslı bir not vardı. “Gidiyorum. Devam etmemiz gerektiğinden emin değilim.” İşte bu kadar. Açıklama yok, suçlama yok, imza yok.

Oysa bir yüzük bakmıştım. Sadece maaşımı bekliyordum. Sonra güzel bir anında diz çöküp herkesin önünde ona vermeyi planlıyordum.

“Giden gitsin, kalan sağlar bizimdir,” diye mırıldandım eski bir şarkıdan alıntı yaparak.

Sessiz mutfakta bu sözler sahte ve hüzünlü geliyordu. “Geri döner. Ben de gururluyum. Aramayacağım. Biraz acı çeksin.” Çöpü alıp dışarı çıktım.

Geri döndüğümde telefon çalıyordu. Hemen koştum. Ekranda tanımadığım bir numara vardı. Açmasam mı? Ya Nilay’sa?

“Alo,” dedim.

“Can, merhaba.” Nilay sandım bir an. “Benim, Cansu. Sana aramak için cesaret topluyordum. Bana hiçbir söz vermemiştin… Ama ne yapacağımı bilmiyorum…” dedi kadın sesi.

“Kimsiniz? Hangi Cansu?” Şaşkınlıktan beni Can diye çağırdığını bile fark etmemiştim.

“Beni hatırlamıyor musun? O zaman konuşacak bir şey yok.” Ve kapattı.

“Ne saçmalık,” diye söylendim.

Halının üzerindeki ayak izlerine baktım, bir kez daha küfrettim. Telefon yeniden çaldı.

“Can, sana şunu demek istemiştim…”

“Ben Can değilim. Adım Deniz. Yanlış numara çevirdiniz,” diye açıkladım.

“Bana yalan mı söyledin? Neden? Telefon numaranı sen vermiştin,” dedi ve numaramı tekrarladı.

“Yalan söylemedim. Yirmi altı yıldır Deniz’im. Size numaramı da vermedim,” diye sinirli cevap verdim.

“Boşuna aramışım…”

“Yok, kapatma. Aradıysan, ne istediğini söyle.” Ama yabancı yine kapattı.

“Artık açmayacağım.” Sesi kapattım ama telefonu kapatmadım. Belki Nilay arar, gidişini açıklar, geri dönmek için şartlar koyar diye… Düşüncemi bitiremeden telefon titredi.

“Hanımefendi, nasıl desem… Cansu! Niye arıyorsunuz da ne istediğinizi söylemiyorsunuz?”

“Özür dilerim…” Sesi zayıf ve uykulu geliyordu. Sanki arka planda su sesi vardı. “Ne yapacağımı bilmiyorum. Aramızda bir şeyler olduğunu sanmıştım… Senin suçun olmadığını söylemek istedim…”

“Ne suçum olmadı?!” diye bağırdım boşluğa, çünkü Cansu yine kapatmıştı.

Düşündüm. Son konuşmada sesi güçsüz mü gelmişti? Uyuyor muydu? Ya da ağlıyor muydu? Arka plandaki su neydi? “Ben kendim, senin suçun yok…” BunlarO akşam, Cansu’ya giderken, hayatın bize hangi yolları çizeceğini asla bilemeyeceğimizi bir kez daha anladım.

Rate article
Lifequest
Geç Gelen Telefon Çağrısı