“Seni bırakmam, korkma”
Aylin ilk defa parlak bir yaz elbisesi giymiş, ince dudaklarına hafifçe ruj sürmüş ve aynada kendini eleştirel bir şekilde süzmüştü. “Acaba saçlarımı boyatsam mı?” diye düşünüp iç çekti ve evden çıktı.
Dışarıda gerçek anlamda ilk yaz sıcakları başlamıştı. Güneş pırıl pırıl, ağaçlar yemyeşil, gökyüzünde pamuk bulutlar yüzüyordu. Nihayet! Bütün mayıs ve haziranın yarısı rüzgârlı ve yağmurlu geçmişti.
Aylin, alışverişe gitmediği zamanlarda evin karşısındaki küçük parkta yürüyüş yapardı. Aslında park bile sayılmazdı burası, çimlerin etrafı düzgün kesilmiş çalılarla çevrili, kaldırım taşlarıyla döşenmiş yolların kenarında banklar vardı. Aylin bir tur atar, sonra üniversitenin önündeki Atatürk Heykeli çevresindeki banklardan birine oturup dinlenirdi. Buradaki banklar sırtlıklıydı, diğerlerinden daha rahattı.
Güneşin, ağaç yapraklarından süzülen ışınlarına yüzünü verdi. Dört yaşında sarışın, sevimli örgülü saçlı bir kız, çığlık atarak güvercinleri kovalıyordu. Annesi ise yan bankta oturmuş telefonuna bakıyordu.
Aylin’in karşısındaki banka açık renk pantolon ve mavi kazak giymiş bir adam oturdu, o da kızı izlemeye başladı. Sonunda anne telefonunu çantasına koyup kızını alıp gitti. Bakacak bir şey kalmayınca Aylin, adamın gözlerine takıldı. Adam ayağa kalkıp onun yanına geldi.
“Rahatsız etmiyorum ya?” diyerek biraz ötede oturdu. “Sizi sık sık görüyorum. Yakınlarda mı oturuyorsunuz?”
“Yakışıklı buldu galiba. Yaşı geçmiş ama hâlâ işte,” diye düşündü Aylin ve cevap vermedi.
Adam üzülmedi, biraz ötede yerleşti.
“Ben şu karşıdaki binada oturuyorum. Balkondan sizi görürdüm. Üniversitede okudum, çalıştım, bütün hayatım bu semtte geçti.”
“Öğretmen misiniz?” diye sordu Aylin. Merak işte, engel olamıyordu.
“Eskiden. Emekliyim, uzun zaman oldu.”
Aylin hafifçe başını sallayıp sustu.
“Nihayet havalar düzeldi. Siz dul musunuz? Hep yalnız görüyorum.” diye sordu adam.
“Yapıştı işte. Kesin flört etmeye çalışıyor,” dedi içinden Aylin.
Ama yalnızlıktan ve sessizlikten yorulmuştu. Mobilyalarla mı konuşacaktı sanki?
“Artık dul sayılırım. Kocamdan ayrıldık çok önce. Sonra da öldü,” nedense içini döktü Aylin.
“Benim eşim de iki yıl önce vefat etti,” dedi adam, yüzünü gökyüzüne çevirerek, sanki orada bir yerlerde eşini arıyordu.
Konuşma yavaş yavaş çocuklara, torunlara geldi. Aylin, Cemal’in oğlunun yurtdışında, kızının ise İstanbul’da ailesiyle yaşadığını öğrendi. Eşi hayattayken hep birlikte büyük sofralar kurarlardı. Ev dar gelirdi, gürültülü olurdu. Sonra yalnız kalınca çocuklarının yanına taşınmayı reddetmiş, onlara yük olmak istememişti.
“Çok bakımlısınız, bir çocuğunuzla yaşıyorsunuz sandım,” diyerek iltifat etti Aylin.
“Ben her şeyi kendim yaparım. Zor değil, istek meselesi.”
“Ben gitmeliyim. Birazdan dizim başlıyor,” diyerek banktan kalktı Aylin.
Aslında hiç dizi izlemezdi, sadece eve gitme vakti gelmişti. Yeni tanıştığı adamın dizi meraklısı çıkıp soru yağmuruna tutmasından korkuyordu. Ama o da ayağa kalktı ve kitap okumayı sevdiğini söyledi.
“Ben de,” dedi Aylin sevinçle. “Yalnız son zamanlarda gözlerim zayıfladı, büyük yazılı kitaplar okuyabiliyorum ancak.”
“Benim öyle çok kitabım var. İsterseniz bir sonraki sefere getiririm? Kütüphanem geniştir. Müsade ederseniz, kendi zevkime göre seçerim.”
Aylin omuz silkip vedalaştı.
“Hadi canım, bir de sonraki sefere…” diye düşündü eve doğru yürürken.
Ama bütün akşam yeni tanıştığı adamı düşündü. Ertesi gün yeniden süslenip parka gitti. Cemal onu heykelin yanındaki bankta bekliyordu. Yanında bir poşetin içinde kitap vardı. Aylin’i görünce ayağa kalkıp sevinçle selam verdi. Aylin’in kalbi hızla çarptı, yüzüne mutlu bir gülümseme yayıldı.
Aylin her gün bu buluşmaları sabırsızlıkla bekler olmuştu, özenle giyinip dudaklarına ruj sürüyordu. Bir gün, önlerinde fazla zaman kalmadığını fark edip ayrılmamaya karar verdiler. Aylin, Cemal’in evine taşındı. Onun evi kendininkinden çok daha genişti.
O günden sonra hep birlikte görülür oldular. Her havada yürüyüşe çıkıyor, markete, tiyatroya gidiyor, akşamları birlikte kitap okuyorlardı. Başta Aylin, komşuların ve tanıdıkların dedikodusundan korktu. “Yaşlılıkta delirdi, gitti kendine hizmetçi buldu,” derler diye.
Ama Cemal gerçekten her işi beceriyordu, yemek bile güzel yapıyordu. Her şeyi birlikte yapıyorlardı. Birkaç yıl sonra Aylin, artık onsuz bir hayat düşünemez olmuştu. Hayatın son deminde böyle bir huzur ve mutluluk bulacağını hiç tahmin etmemişti.
“Aylin, artık bu ilişkimizi yasal hale getirsek. Böyle yaşamak doğru değil,” dedi bir gün Cemal.
“Aklına şeytan mı girdi?Aylin sonunda Cemal’in teklifini kabul etti, o günden sonra hayatın geri kalanını el ele, güneşli parklarda yürüyerek ve eski kitapları paylaşarak geçirdiler.




