Elif, adından nefret ederdi, bir de soyadından – Tilkici. Çocuklar, bilirsiniz, acımasızdır. Daha ilkokuldan itibaren ona “Tilki” diye takılmışlardı.
Aynaya bakıp hayal kurardı: Keşke Vildan Sarı’nın gibi uzun sarı saçları olsaydı, yahut Sibel Keskin gibi uzun bacakları… Ya da hiç olmazsa Aslı Demir gibi havalı ailesi olsaydı – kız derslerde berbattı ama babası her gün okula Mercedes’le gelip onu alırdı. “Neden annem böyle berbat bir soyadı olan adamla evlendi ki?” diye düşünürdü. “Evleneceğim adamın soyadı normal olsun, hatta yabancı olsun daha iyi.”
Kıvırcık, asi siyah saçlarından nefret ederdi; şapkalardan, tokalardan kaçan o dağınık bukleler… Esmer teninin üzerindeki açık gri gözleri gizemli ve çarpıcı duruyordu ama Elif onları bile beğenmezdi.
Annesi hastanede muhasebeciydi, babası ise otobüs şoförü. Ailecek para sıkıntısı hiç bitmezdi. Babası araba almak için para biriktiriyordu, bu yüzden her kuruşun hesabını sorardı. “Böyle pahalı şeyler mi alınır? Bak biriktiriyorum ben!” diye homurdanırdı kızcağızın yeni kıyafetini görünce. Çoğu zaman kuzeninin eski kıyafetlerini giymek zorunda kalırdı. Nadiren yeni bir şey çıkardı, o da ancak kuzenine olmazsa. Bıkmıştı bu hayattan. Normal bir ailesi olsaydı, kimse ona “Tilki” demezdi.
Mezuniyet sınavlarına az kala, babasının kız kardeşlerinden biri, hala Nevruz, misafirliğe geldi. İstanbul’da zengin bir ailenin yanında hizmetçilik yapıyordu.
“İstersen, oraya nasıl gidebileceğini anlatayım,” dedi bir gece yatağa girdiklerinde fısıldayarak. Elif’in odasında kalıyordu.
“Tabii ki isterim!” diye sevindi Elif.
“Yavaş ol! Kardeşim duymasın, onaylamaz. On sekiz oldun mu?”
“Evet, ocakta doldurdum,” dedi Elif, kalbi hızla çarparak.
“Güzel. Anne babandan izin istemene gerek yok. Benim dediğimi yap, her şey yoluna girer. Kardeşim zaten her zaman cimriydi.”
Hala Nevruz, gerçek bir İstanbul hanımefendisi gibi giyinirdi. Kimse onun hizmetçi olduğunu anlamazdı. “Önemli olan para, nasıl kazanıldığını kim takar?” derdi hep.
Elif bu fikre kaptırdı kendini. Hala biraz para verdi, “İş bulunca geri ödersin,” dedi.
Elif, hala Nevruz’un dediklerini harfiyen yaptı. Göz boyamak için –aile baskısından kurtulmak için– kuaförlük kursuna yazıldı. Ama İstanbul’dan davet gelince okulu bıraktı, eşyalarını topladı, bir not bırakıp gitti.
İstanbul’da hala Nevruz onu karşıladı, şehrin kenarında büyük, gösterişli bir eve götürdü. Elif’in görevi, seksen yaşındaki hasta bir kadına bakmaktı.
“Mahcup etme beni. Çalma bir şey. Senin için kefil oldum,” diye tembihledi, kaçışının cüretkârlığıyla ürperen Elif’i.
Muhteşem ev, mütevazı kızı şaşkına çevirdi. Yaşlı kadının yatak odasına bitişik küçük bir odaya yerleştirildi. Kira derdi olmayacağına sevindi. Ekstra para karşılığı haftada iki kez evi temizliyordu. Neredeyse hiç dışarı çıkmıyordu. İstanbul, ona göre, o kocaman evin duvarları ve pencereden görünen tertemiz çimenlerden ibaretti. Ama umurunda değildi. Bir sene nasılsa geçerdi. Para biriktirir, dil öğrenir, sonra bakardı.
Tıpkı babası gibi para biriktirmeye başladı. Harcayacak zamanı da yeri de yoktu. Ev sahipleri yokken, lüks salonun önünde selfie çekip sosyal medyada paylaşırdı. “Bilsinler ki hayat bana gülüyor,” diye düşünürdü.
Eski sınıf arkadaşları beğenir, kıskanırlardı. Artık kimse ona “Tilki” demiyor, ismiyle hitap ediyordu. Nasıl İstanbul’a gittiğini soranlara belirsiz cevaplar verirdi.
Bir gün fotoğraflarına Eren adında eski bir sınıf arkadaşı yorum yaptı. Yazışmaya başladılar. Eren kendinden pek bahsetmez, babasının oto tamircisinde çalıştığını, iyi para kazandığını, kırmızı bir Audi aldığını söylerdi. Bir de arabanın önünde çekilmiş fotoğraf paylaşmıştı.
Ama aşk hakkında giderek daha çok yazıyordu. Uzakta olmalarına üzülüyor, ne zaman döneceğini soruyordu. Elif, “Dönmeyi düşünmüyorum, İstanbul harika,” diye kaçamak cevaplar verirdi. Eren’in ona olan ilgisinin İstanbul hikâyesi yüzünden arttığını biliyordu. Ama Eren, “Sen hep hoşuma gitmişsindir, ortaokuldan beri,” diye ısrar ederdi. Gerçekten de derslerde sık sık onun baktığını hissetmişti. İnanmak istiyordu. Ve inandı.
Bir gün ev sahipleri bir davete gittiler. Genelde geç saatte, hatta sabaha karşı dönerlerdi. Yaşlı kadın çoktan uyumuştu. Elif, hanımın gardırobuna girdi, bir sürü elbiseyi denedi. Kırmızı, ince askılı bir tanesi tam oturdu. Evin hanımı zayıftı, düzdü. Ama Elif’in her şeyi yerli yerindeydi: genç, diri göğüsleri, ince beli, dolgun kalçaları… Aynada kendine bakıp ilk kez kendisini beğendi.
Bir kadeh şarap koydu, telefondan aynanın önünde çekim yapmaya başladı. Oturma odasında, tabloların önünde poz verdi… Hemen sosyal medyaya attı: “Davetten geldim, yorgunum. Üstümü değişmeye üşendim. Bir kadeh şarap içip modumu yükseltiyorum…”
Şarabı gerçekten içmişti. Sonra bir kadeh daha… Ve akşam elbisesiyle salSabah uyandığında pasaportunu ve biriktirdiği parayı alıp doğruca havaalanına gitti, çünkü artık anlamıştı ki gerçek mutluluk, başkalarının gözünde değil, kendi yüreğindeydi.




