Gitmeden Önce…

Bir zamanlar, gidip de bir daha dönmemek üzere çıktığı o günü düşündü durdu Mehmet…

Adidas yazılı büyük spor çantasını omzuna yüklenmiş, hafifçe eğilerek tren garının kapısından perona çıktı. Şakaklarında parlayan ter izleri, yüzünü ıslatmıştı. Etrafına baktı. Gar binasının duvarı boyunca uzanan banklar, bekleyen yolcular ve karşılamaya gelenlerle doluydu. Gri bir pardösü ve şapka giymiş yaşlı bir adam, banklardan birinde oturuyordu. Mehmet ona doğru yürüdü.

Yanına varınca omzundaki yükü indirdi, bankın ortasına koydu. Ceketinin cebinden buruşuk bir mendil çıkarıp yüzünü sildi. Ancak ondan sonra oturdu ve derin bir nefes aldı. Peronun yanından hızla geçen bir ekspres trenin gürültüsü ve ıslığı havayı doldurdu. Raylardan ve tozdan gelen sıcak bir esinti, Mehmet’in yüzüne değdi, kısa saçlarını hafifçe dalgalandırdı.

Mehmet, uzaklaşan trenin son vagonlarını gözleriyle takip etti, sonra arkaya yaslanıp elini çantasının üzerine koydu. Perondaki insanlar, tren geçerken kesilen konuşmalarına geri döndüler.

“Ekspres tren numara… perona yaklaşıyor… Vagon numaralandırması baştan başlıyor,” diye duyuldu hoparlörden gelen kadın sesi, net olmayan bir tonda.

“Hangi tren olduğunu duydunuz mu?” diye sordu yaşlı adam, başını Mehmet’e çevirerek.

Mehmet başını iki yana salladı ve omuz silkti. Yaşlı adam onayladı, kol saatine baktı.

“Üçüncü kez duyuruyorlar, hâlâ gelmedi,” diye söylendi ve iç çekti. “Sizce neden gar hoparlörleri hep anlaşılmaz şekilde konuşur?”

Mehmet cevap vermedi, konuşmaya çekilmek istemedi.

“Bir yere mi gidiyorsunuz? Eşyalarınız epey fazla. Çanta da ağır görünüyor,” diye ısrar etti yaşlı adam.

“Çok meraklısınız,” diye gülümsedi Mehmet alaycı bir şekilde. “Sizin hiç eşyanız yok, o yüzden siz de birini bekliyorsunuz herhalde.”

“Doğru,” dedi yaşlı adam, gülümseyerek. “Oğlumu bekliyorum,” diye ekledi gururla.

“Ben de oğlumdan kaçıyorum,” diye mırıldandı Mehmet, istemeden ağzından kaçırdığı bu sözlerle.

“Öyle ya… Hayat,” dedi yaşlı adam, o da iç çekti. “Kaçıyorsunuz demek. Ama kendinizden kaçamazsınız. Sorunlarınızı yanınızda taşırsınız.” Başıyla Mehmet’in çantasını işaret etti.

Mehmet, yaşlı adama ters bir bakış attı, sonra çevirdi yüzünü.

“Ben de tam kırk yıl önce böyle kaçmıştım. Oğlum henüz on bir yaşındaydı. O günden beri onu görmedim. Şimdi heyecanlıyım.”

Yaşlı adamın sakin sesi, söyledikleriyle hiç uyuşmuyordu.

“Heyecanlı olduğunuzu anlamazdım,” diye mırıldandı Mehmet, duymasını ummadan.

“Heyecanlıyım,” diye tekrarladı yaşlı adam. “Ama bu yaşta duyguları idareli kullanmak lazım. Üzüntü de olsa, sevinç de olsa, her biri öldürebilir insanı, genç adam.”

“Yurtdışında mı yaşıyor oğlunuz?” diye sordu Mehmet, kendi dertlerinden uzaklaşmak için fırsat bulmuş gibi.

Aslında nasıl başladığını bile anlamamıştı. Eşi Emine’nin geç saatte eve gelmesine dair şikayetiyle başlayan küçük bir tartışma, büyümüştü. Söz sözü açtı, birbirlerine bağırdılar, suçlamalar savurdular. Sonunda Emine, hiçbir sebep yokken ona ihanet ettiğini söylemişti. Doğru derler, ağızdan çıkan söz geri dönmez.

Keşke susup geçiştirseydi, ama öfkeyle çantasını kapmış, içine eline ne geçerse atmış, kapıyı çarpıp gara gitmişti. Şimdi yaşlı adamın oğlundan bahsetmesiyle, Ali’yi hatırladı.

Yaşlı adamın sesi onu düşüncelerinden çekip çıkardı. Dinledi:

“Karım çok becerikli bir kadındı. Güzelliği göz kamaştırmazdı ama her şeyi bilirdi. Ondan ve oğlumdan ayrılıp gidebileceğimi hiç düşünmezdim. Ama işte…”

Mehmet anladı ki, yaşlı adam ona kendi hikayesini anlatıyor, bir şeyleri açıklamaya çalışıyordu.

“Fıtığım nüksetmişti. Uzun zamandır rahatsız ediyordu beni. Ama bu sefer dayanılmaz bir ağrı oldu. Emine, karım, beni hastaneye götürdü. Doktorlar bana baktıktan sonra hemen ameliyata aldılar.

Yatağımda, narkozun etkisinden çıkarken, içeri girdi. Beyaz önlüğüyle, gözleri masmavi bir gökyüzü gibiydi. Tam bir melekti, hem de ne güzel. İsmi bile melek gibiydi: Melek.

Yanıma gelip enjeksiyon yaptı. Parmakları tenime değdiğinde titremeye başladım. İğneyi nasıl yaptığını bile anlamadım. Aşık oldum, aklımı kaybettim. Taburcu olmadan önceki gece uyuyamadım, hastanede nasıl kalırım diye düşündüm. Bacağımı kırmayı bile düşündüm.

Son gün ona aşkımı itiraf ettim. Beni reddeder diye düşünürken, bana ev telefonunu verdi. İki gün dayanamadım, eşim işteyken aradım onu.

Hastane çıkışında çiçeklerle karşıladım, evine kadar yürüdük. Gençliğimde yakışıklıydım. Bu aşk değil, bir çeşit büyüydü. Çabuk anladım bunu, ayrılmaya karar verdim, ama o hamile kaldı.

Ne yapabilirdim? Oğlum büyümüştü, bu çocuk babasız mı doğacaktı? Eve gidip Emine’ye her şeyi anlattım. Ağladı elbet, ne yaparsın. Sizin yaptığınız gibi eşyalBir an sessiz kaldı, sonra derin bir nefes alıp devam etti: “O günden sonra hep pişmanlıkla yaşadım, ama artık oğlumun gözlerindeki sıcaklığı görmek için sabırsızlanıyorum.”

Rate article
Lifequest
Gitmeden Önce…