Bugün günlüğüme yazmak istedim. Sanki içimde bir yük var, dökülmeli…
“Ne saçmalıyorsun, Aylin!” diye bağırdı Cem, ellerini savurarak. “Ben garajımı ne yapayım? Atölyemi? Bütün hayatım orada geçti!”
“Peki ben işimi ne yapayım?” dedi Aylin, odanın ortasında durmuş, etrafa saçılmış kutulara bakarak. “Yirmi yıldır aynı şirkette çalışıyorum! Beni tanıyorlar, değer veriyorlar!”
“Başka iş bulursun! Antalya’da hava daha güzel, insanlar daha sıcakkanlı, her şey daha ucuz!”
“Evet, tam da elli yaşında iş bulurum!” diye acı bir kahkaha attı Aylin. “Sen kendini kaybetmişsin, Cem Bey!”
Oğulları Emir, kanepenin üzerinde oturmuş, sessizce ebeveynlerinin tartışmasını izliyordu. Otuz iki yaşındaydı ama böyle anlarda kendini hâlâ çocuk gibi hissediyordu. Sanki anneyle baba arasında seçim yapmak zorundaydı.
“Emir,” dedi Aylin ona dönerek, “Babanın mantıklı insanların bizim yaşımızda böyle şehir değiştirmediğini anlat!”
“Anne, beni bu işin içine çekme,” diye yorgun bir sesle cevap verdi Emir. “Bu sizin meseleniz.”
“Nasıl bizim meseleniz!” diye tepindi Cem. “Aile birlikte karar verir! Sen ise, Aylin, bir duvar gibi direniyorsun! Hiçbir konuda taviz yapmıyorsun!”
Aylin koltuğun kenarına oturdu ve yüzünü elleriyle kapattı. Ellili yaşların ortasındaydı ve son bir ayda beş yaş birden yaşlanmıştı gibi hissediyordu. Her şey, Cem’in gözleri parlayarak eve geldiği ve kuzeninin onları Antalya’ya taşınmaya davet ettiğini söylediği gün başlamıştı.
“Hayal et Aylin,” demişti Cem, mutfakta volta atarak, “Ali orada kocaman bir ev satın almış. Bize de yer var, kendi evimizi bulana kadar kalabiliriz dedi. Havası nasıl biliyor musun? Deniz hemen aşağıda! Taze meyveler, sebzeler!”
Aylin o zamanlar sadece başını sallamıştı. Cem’in aklına sık sık yeni fikirler gelirdi; bir gün arıcılık yapmak ister, bir gün köyde yazlık almayı düşünürdü. Ama birkaç hafta sonra heyecanı diner, planları unutulurdu.
Fakat bu sefer iş ciddiydi.
“Aylin, biletleri aldım bile,” dedi Cem, mutfağa girdiği bir akşam. “Yarından sonra gidip bakıyoruz.”
“Ne biletleri? Nereye bakıyoruz?” diye şaşırdı Aylin, çorbayı karıştırırken.
“Antalya’ya! Ali’nin yanına! Bize yakın bir ev bulmuş. Sahibi uygun fiyata satmak istiyormuş.”
Aylin ocağı kapattı ve döndü.
“Cem, ne diyorsun sen? Hangi ev? Hangi Antalya?”
“Nasıl hangi Antalya?” diye şaşırmıştı. “Konuşmuştuk ya! Sen de iş yerinde yeni gelen patronlar yüzünden rahatsız olduğunu söylemiştin. İşte fırsat doğdu!”
Aylin sandalyeye çöktü. Kafası dönüyordu.
“Cem, aklını başına al! İkimiz de ellili yaşlarımızdayız! Burada bütün hayatımız geçti! İş, ev, dostlar! Bunları bırakıp maceraya mı atılalım?”
“Maceraya değil,” diye ısrar etti Cem. “Yeni bir şansa. Ali diyor ki orada rahat ederiz. Kendisi çok memnun.”
“Peki eşi ne diyor?”
“Selin mi? O da memnun. Hayatının en iyi kararı olduğunu söylüyor.”
Aylin başını iki yana salladı. Selin on yaş gençti ve çalışmıyordu. Onun için taşınmak kolaydı.
“Cem, ben gitmiyorum. Bakmaya bile gelmem.”
“Neden bu kadar inatçısın!” diye patladı Cem. “En azından bir bak, sonra karar verirsin!”
“Bakmak istemiyorum. Taşınmak istemiyorum. Bu kadar.”
Ama Cem vazgeçmedi. Her gün yeni argümanlarla geliyordu. Antalya’nın havasını, ucuzluğunu, emeklilerin ne kadar rahat yaşadığını anlatıp duruyordu.
“Aylin, anlasana,” dedi bir akşam çayını yudumlarken, “Orada tıkır tıkır geçiniriz. Ali geniş bir arsa almış, belki bize de satar. Bahçe yaparız, tavuklar besleriz, belki bir keçi…”
“Keçi mi, Cem?” diye yorgun bir sesle sordu Aylin. “Sen inek sağmayı biliyor musun? Ben tavuklara bakabilir miyim?”
“Öğreniriz! İnsanlar nasıl yaşıyor?”
“Bırak insanları yaşasın. Ben elli dört yaşında tavuk beslemeyi öğrenmek istemiyorum.”
Fakat Cem pes etmedi. Kendi gidip Antalya’dan fotoğraflar, videolar getirdi. Aylin’e güzel evleri, denizi, ucuz meyvelerin satıldığı pazarları gösterdi.
“Bak ne güzel!” diye heyecanlandı. “Havasını hissetsene! İnsanlar ne kadar cana yakın!”
Aylin fotoğraflara bakarken kendi işini düşünüyordu. Yıllardır birlikte çalıştığı mesai arkadaşlarını… Hâlâ her hafta sonu buluştuğu arkadaşlarını… Alıştığı hayatı unutamıyordu.
“Burada mutluyum,” diyordu. “Neyi değiştireyim?”
“Orada daha mutlu olacaksın!” diye ikna etmeye çalışıyordu Cem.
“Peki ya olmazsak? Orada tutunamazsak?”
“Tutunuruz! Elbette tutunuruz!”
Gün geçtikçe bu konuşmalar kavgaya dönüşmeye başladı. Cem gittikçe baskıcı, Aylin ise daha inatçı oluyordu.
“Beni hiç dinlemiyorsun!” diye bağırıyordu Aylin. “Ne düşündüğüm umrunda değil!”
“Dinliyorum!” diye karşı çıkıyordu Cem. “Ama sen… yanlış düşünüyorsun!”
“Yanlış mı? Peki doğrusu ne?”
“Doğrusu geleceği düşünmek! Daha iyi bir hayat için adım atmak! GeçmişeAylin pencereden dışarı bakarken, yılların birikmiş anılarının aslında ne kadar hafif olduğunu fark etti ve içini derin bir huzur kapladı.




