**Günlük Defterim**
Misafirler ansızın çıkageldi. Gülten’in suratı biraz buruştu. Oğlunu görmekten çok mutluydu ama şu Yusuf’un peşinde dolaşan kız… Yusuf ise ağzı kulaklarında, gözleri fal taşı gibi açılmış, aşktan gözü hiçbir şey görmüyor. Of ya!
“Anne, merhaba! Selen’le birlikte geldik,” dedi Yusuf.
“Görüyorum,” dedi Gülten, oğlunu sıkıca sarılırken dudaklarını bükerek.
“Anneciğim… Sana bir müjdemiz var!”
“Ne gibi?”
“Evlenme başvurusu yaptık, ta-daa!”
“Aman, bu kadar erken mi?”
“Erken mi yani? Anne, ne diyorsun? Bir yıldır birlikteyiz, karar verdik.”
“Tamam, başvurmuşsunuz bir kere. Neyse, yerleşin o zaman. Ama benim alışverişe çıkmam lazım, bir şeyler alayım.”
Gülten’in biraz hava alması, yalnız kalıp düşünmesi gerekiyordu. Nasıl olmuştu da minik ayısı Yusuf büyümüş, büyük şehre taşınmış, orada kendi hayatını kurmuştu? Çalışıyordu, şimdi de evleniyordu…
“Anne, ne alışverişi? Biz her şeyi aldık, bir sürü yiyecek getirdik.”
Gülten oturdu, elleri dizlerine düştü. Ağlamak, yatağına uzanıp çocukluğunda olduğu gibi kendini bir yumak yapıp hıçkırmak istiyordu. Şu “kelebek”—Gülten, oğlunun nişanlısına böyle diyordu—işte bu kelebek, bir türlü Gülten’in gözüne giremiyordu. Çok hareketli, şımarık bir kızdı. Yusuf’a sakin, yerli bir kız yakışırdı.
Mesela Şebnem Solak ne güzeldi! Sessiz, evine bağlı, muhasebe okumuş, kütüphaneye giden bir kızdı. Hem de Yusuf’la aynı sırada oturmuşlardı. Neden onunla evlenmezdi ki? Şehirde yaşasalar bile en azından ara sıra gelirlerdi, torunlarını getirirlerdi. Solaklar iyi insanlardı, onlarla akraba olmak bir onurdu. Peki Yusuf ne yapıyor? Şehirli bir kız bulmuş, peşinde geziniyor. Ah, keşke gözüm görmeseydi!
Gençler yiyecekleri çıkardılar. Ne yoktu ki! Çeşit çeşit sucuklar, pastırmalar, dilimlenmiş etler, meyveler… Aman Allah’ım, yer açıp buzdolabına koymalıyım. Özel günler için saklanacak şeyler. Yarın için de bir şeyler hazırlamalı, komşuları çağırmalı. Ne yapalım, artık kabul ettik. Belki düğün bile olmayacak ama adettendir.
Nerede bu İsmail yine? Öğlen yemeğini tarlada mı yiyecek? Neyse, hadi toparlanayım da bir şeyler hazırlayayım.
“Anne, biz ırmağa gideceğiz.”
“Gidin işte, durduramam sizi!”
Irmak mı? Bu kızın aklı hep başka yerde. Yusuf yalnız gelseydi, bahçeyle ilgilenirdi, belki babasına yardım ederdi. Ama bu prensesle bir olmuşlar, ırmak gezmesi peşindeler…
Bütün gün Gülten çırpındı, yarın için hazırlık yaptı. Akşamüstü biraz uzanmak istedi, gözlerini kapattı. Bir açtı ki, ne görsün?
“Bu ne hal? Ne yapıyorsunuz?”
“Anne, sen dinlenirken biz akşam yemeğini hazırlıyoruz.”
“Yemek mi? Bu özel servisi neden çıkardınız? Bak, masada kaseler, bardaklar duruyor. İsmail, sen niye susuyorsun?”
“Ben ne diyeyim? Çocuklar haklı, o servis senin dolabında tozlanıyordu.”
“Aklınızı mı yitirdiniz? Aman Allah’ım! Kristal kadehler, porselen tabaklar… Bu ne rezalet?”
“Anne, ne rezaleti? Ailecek güzel bir akşam yemeği hazırlıyoruz, sen hâlâ tabaklar için mi ağlıyorsun?”
Gülten elini savurup odasına çekildi. Göz ucuyla şu “kelebeğin” getirdikleri lüks yiyecekleri doğradığını gördü. “Özel günler için saklamıştım,” diye düşündü hüzünle. İçini bir ağırlık kapladı.
“Anne, giyin de sofraya gel,” diye seslendi Yusuf.
Salona çıktığında masanın üzerine yeni bir örtü serilmiş, kristal bardaklar dizilmişti. “Aman yarabbi!” İsmail bile yeni bir gömlek giymiş, ütülü pantolonunu çıkarmıştı. Deli mi ne?
“Gülten, hadi giyin, bugün bayram işte. Oğlumuz ve gelinimiz geldi.”
“Gelinim mi?” diye söylendi Gülten.
“Anne, ne diyorsun?” diyerek Yusuf annesinin ellerini tuttu, ama Gülten çekip aldı elini ve bağırmaya başladı: “Bu benim evim, kuralları ben koyarım!”
Servisin izinsiz çıkarılmasına, özenle sakladığı yiyeceklerin hemen tüketilmesine sinirleniyordu.
“Yeter!” diye gürledi İsmail masaya yumruğunu vurarak. “Özel gün mü? İşte özel gün!” dedi, elini boğazına vurarak. “Bak, burada oturuyor şimdi!”
“Neden hep beklemişiz ki? Neden güzel şeylerimizi kullanmıyoruz? Yıllardır güzel tabaklar dolapta duruyor, biz ise çirkin kaselerden yiyoruz. Bu ev hepimizin, anladın mı? Yusuf’un da hakkı var!”
Gülten şaşkınlıkla baktı, sonra birden dönüp en güzel elbisesini giydi, altın küpelerini taktı.
Komşu teyze Hacer içeri dalıp masayı görünce şaşırdı: “Vay canına! Ne oldu, biri mi öldü?”
“Öldü de kalktı!” diye çıkıştı Gülten. “Otur da bir şeyler ye! Yusuf ve… gelini geldi.” Az kalsın “kelebek” diyecekti, son anda kendini tuttu.
Hacer şüpheyle baktı: “Doğru mu söylüyorsun Gülten? Kimse ölmedi mi?”
“Otur işte! Al, şunu iç. Bak, çocuklar ne güzel şeyler getirmiş.”
“Vay be… Ben de sade misafirliğe gelGülten o akşam, yıllardır sakladığı güzel çarşafları yatağına sererken, asıl özel günün her an yaşanabileceğini anladı.




