Kadın, şahane bir evde yaşıyordu. Bahçesindeki saksılarda ortancalar ve petunyalar açmıştı. Morun her tonu öyle bir cümbüş yapıyordu ki insanın aklı başından gidiyordu.
Ayaklarını kıvırarak salıncağa kurulur, kitabını okurdu. Fırında kayısılı tart mis gibi kokardı. Bu koku, bahçedeki nanelerin serinliğiyle karışır, sanki cennetten bir esinti gibi hissedilirdi.
Onun ne zaman geleceğini her seferinde bilirdi. O günlerde erkenden hamur yoğurur, içine koyacağı malzemeleri düşünürdü. Haşlama patatesler, soslar, hatta borsç bile onun işi değildi. Onun sihri hamurdaydı, parmaklarının arasında şekil alan, itaatkâr hamurunda…
Komikti, eskiden böyle tatlıları sadece babaannesi yapardı. Şimdi o yapıyordu. Ve kesinlikle babaannesi değildi!
O ise ne zaman geleceğini bilmezdi. Ama bir süre geçince birden ona ihtiyaç duyduğunu hisseder, yola çıkardı. Her zaman yoldayken arardı.
Hayatında hiçbir şeyi yoktu aslında. Geçmiş yaşamı, iki evlilik, bir oğul, başka bir şehre taşınma, arabasının bagajına doldurduğu eşyalar, bir yığın anı ve umutsuzluğun karanlığından yavaş yavaş sıyrılma çabası…
Tanışmaları da sıradandı. Bir plaj partisinde… Arkadaşı onu sürüklemiş, onu da ablası. İkisi de gitmek istememişti zaten. Bu yüzden orada, o kalabalık eğlencenin içinde iki yabancı gibi oturmuşlardı. Sonra, o an, ona dans teklif etti. Ardından, nedense, çiçekçi kızdan uzun saplı, biraz klişe bir gül aldı. Ve sonra, onu şehrin bir ucundan diğerine bıraktı.
Sonra her şey birbirine dolandı. Ve o korktu. Neden yine kalbini parçalayacak bir şeylerin içine giriyordu ki?
Ama etrafındaki boşluk dayanılmaz olduğunda, her seferinde arabasına atlar ve yola koyulurdu. Saçlarına gömülüp kulağına, “İşte geldim…” diye mırıldanmak için.
Hatta bir ara orada kalıp yaşamayı bile düşündü. Bir gün ona açıldı bunu. Kadının gözleri bir an parladı, sonra söndü: “Ne istersen, nasıl uygunsa öyle yap.”
Ve her ayrılışları sanki canlı canlı koparılıyor gibiydi. Kapıdan çıkıp birkaç adım atar, sonra durup geri dönerek onu öperdi. Sonra tekrar gitmeye çalışır, sonra yine dönerdi…
Keşke bu kadınla daha erken tanışsaydı diye hayıflanırdı. Ama bir yandan da tanıştığı için şükrederdi.
O ise uzun bir bardağa çayını doldurur, tartını dilimler ve karşısına otururdu. Öyle özel bir şey yoktu aslında. Onun hayatında büyük tutkular, ateşli geceler olmuştu. Ama meğer ona bu sessiz, huzurlu sevgi lazımmış. Naneli, çilek reçelli… Belki de ahududu… Ya da portakallı. Sabaha kadar süren sohbetler, o kadının kalçasının kıvrımı, uykulu gülüşü, aradaki kilometrelere rağmen telefonun diğer ucundaki nefesi…
Hafta sonunu beklemedi. Her zamanki gibi yoldayken aradı. Telefonunu kapattı, müziğin sesini açtı ve o korkunç sesi duymadı.
O kadın, onun “sonsuza kadar” gelmek üzere yola çıktığını asla bilemeyecekti.
O da, kızının gözlerinin nasıl delici bir mavi olduğunu hiç göremeyecekti…




