Elif Kaya mutfak masasında oturmuş, telefonundaki fotoğrafları karıştırıyordu. Kırk yaş—yuvarlak bir rakam. Gerçek bir kutlama yapmak, arkadaşlarını, iş arkadaşlarını davet etmek, belki de pastanesinden özel bir pasta sipariş etmek istiyordu. Uzun zamandır ilk kez doğum gününü büyük bir coşkuyla kutlama arzusu duymuştu.
“Elif, sen kendini kaybetmişsin!” diye gürledi Gülten Hanım’ın sesi, sessiz daireyi bir bıçak gibi yarıp geçti. Kaynanası mutfağın kapısında belirmiş, ellerinde her zamanki gibi kendi bahçesinden topladığı çiçek demetiyle duruyordu.
“Günaydın, Gülten Hanım,” dedi Elif, gözlerini telefonundan kaldırmadan. “Buyurun, çay ocakta.”
“Çay da neymiş! Bana söyle bakalım, Serkan’a bu doğum günü saçmalığını nasıl anlatırsın? Kırk yaş kutlamak uğursuzluk getirir!”
Elif telefonunu yavaşça kenara koydu ve kaynanasına baktı. Gülten Hanım, on yıldır giydiği gri kazağının içinde duruyor, gelinini sanki Taksim Meydanı’nda çıplak dans etmeyi teklif etmiş gibi sert bir ifadeyle süzüyordu.
“Bu benim doğum günüm, nasıl kutlayacağıma ben karar veririm,” dedi Elif sakin bir sesle.
“Karar verirmiş!” Gülten Hanım ellerini havaya kaldırdı. “Kırk yaş kutlanmaz! Bu herkesin bildiği bir şey. Benim büyükannem derdi ki, kırkını kutlayanın hayatı tersine döner.”
Elif hafifçe gülümsedi:
“Büyükanneniz herhalde çok şey söylemiştir. Zaman değişti.”
“Zaman zaman…” Gülten Hanım ocağa yürüdü, sevdiği fincanı aldı—Elif’in nefret ettiği, kaynanasının kendi evinden getirdiği ve izinsiz mutfağa yerleştirdiği o fincan. “Komşu Ayşe geçen sene kırkını kutladı, bir ay sonra kocasını kaybettiğini biliyor musun?”
“Gülten Hanım,” dedi Elif pencereye yönelerek, “Ayşe’nin kocasını kaybetmesinin sebebi, yirmi yıldır içkiye olan düşkünlüğüydü. Doğum günü kutlaması değil.”
“Her şeyi biliyorsun sen! Her zaman böylesin!” Kaynanasının sesi daha da yükseldi. “Oğlumu böyle bir… modern kadınla evlendirmek için büyütmedim.”
“Modern” kelimesini sanki bir hakaretmiş gibi söylemişti.
Elif ona döndü:
“Yani modern olmamın nesi kötü? Çalışıyorum, para kazanıyorum, evimi yönetiyorum…”
“Evini yönetiyormuş!” diye burun kıvırdı kaynanası. “Dün geldim, raflar toz içinde, Serkan’ın gömleği ütüsüz asılıydı, sen bilgisayar başında bir şeyler yazıyordun.”
“Çalışıyordum. Uzaktan. Buna kariyer deniyor.”
“Kariyer…” Gülten Hanım çayından bir yudum aldı. “Peki ya aile? Ev? Torunlar nerede?”
Bu soru, kaynana her geldiğinde tekrar ediyordu. Ki neredeyse her gün geliyordu. Onların evinin anahtarı vardı—Serkan’ın evliliklerinin ilk yılında “acil durumlar için” verdiği o anahtar. Görünen o ki, acil durum artık kalıcı olmuştu.
“Gülten Hanım, Serkan’la deniyoruz,” dedi Elif masaya oturarak. “Ama şimdilik böyle de mutluyuz.”
“Mutluymuş! Yaşın geçiyor, artık düşünme vakti. Kırk kapına dayandı, hâlâ eğleniyorsun.”
“İşte bu yüzden bu doğum gününü kutlamak istiyorum. Güzelce, arkadaşlarla, zengin bir sofrayla.”
Gülten Hanım fincanını o kadar sert masaya koydu ki, çay etrafa sıçradı:
“Hayır! İzin vermeyeceğim! Serkan’la konuşacağım. O seni durdurmalı.”
“Serkan beni destekliyor,” diye yalan söyledi Elif, çünkü kocası henüz planlarının boyutundan habersizdi.
“Göreceğiz,” diye tehdit etti kaynanası ve kapıya yöneldi. “Göreceğiz ne diyecek.”
Yalnız kalan Elif masaya dayanarak gözlerini kapattı. Sekiz yıl. Sekiz yıldır her gün bu ziyaretlere, nasihatlere, gereksiz öğütlere katlanıyordu. Çorba nasıl yapılır (“Serkan tuzlu sevmez”), gömlekler nasıl ütülenir (“Yakadan başlarsın”), kocası işten nasıl karşılanır (“Erkek, evde beklenildiğini bilmeli”).
İlk zamanlar usulca karşı çıkmış, sonra sertleşmiş, sonra sadece susmuştu. Ama son zamanlarda suskunluk işe yaramıyordu. Özellikle de Gülten Hanım onların eşyalarını yerinden oynattığında, çiçeklerini “soldu” diye attığında (aslında taze oldukları halde).
Akşam Serkan işten döndüğünde, konuşmanın zor geçeceğini biliyordu. Kocası yorgun ve sinirliydi, üzerini çıkarır çıkarmaz ilk sözü şu oldu:
“Annem aradı. Doğum günüyle ilgili bir saçmalık planladığını söylüyor.”
“Ne saçmalığı?” diye sordu Elif, ocakta yemeği karıştırarak.
“Şey… kırk yaş kutlaması. Annem diyor ki bu uğursuzluk getirir.”
“Serkan,” dedi Elif ona dönerek, “sen gerçekten bu batıl inançlara mı inanıyorsun?”
Serkan omuz silkti:
“Bilmem. Ama annem boşuna söylemiyor. Hayatta çok şey gördü.”
“Çok şey görmüş,” diye tekrarladı Elif. “Ben hiçbir şey görmedim mi? Kırk yaşıma geliyorum, bu günü güzelce kutlamak istiyorum. Arkadaşlarımı, iş arkadaşlarımı davet edeceğim, güzel bir sofra kuracağım. Bunda ne kötülük var?”
“Kötü bir şey yok,” dedi Serkan masaya oturarak, “ama anneElif kapıyı kapatırken yıllardır içinde biriken özgürlük duygusunun verdiği huzurla gülümsedi, artık kendi hayatının sınırlarını çizmeye cesareti vardı.




