**BURUN MENDİLİ**
“Yine Hüseyin horluyor!” diye sinirlendi Aylin. Kadın, üzerinde yattığı kocasının kolunu itti ve diğer tarafına döndü. Telefona baktığında gece yarısını geçtiğini fark etti.
“Artık uyuyamam, yarın işe gitmem lazım,” diye söylendi Aylin. “Dinlenemeyeceğim ve yine uyuklayacağım. Tabii, sabah erken kalkmama gerek yok, ikinci mesaim var ama yine de… Yirmi yaşında değilim ki, bütün gece dans edip sabah hiç yorulmadan kalkayım. Eskiden ay ışığında buluşmalardan dönerken uyumaz, Hüseyin’le konuştuklarımızın her detayını hatırlamaya çalışırdım. Şimdi ise sadece birkaç cümle aklımda kalıyor, ama yine de aptalca, mutlu bir gülümseme yüzüme yayılıyor. Hüseyin’in yüzü gözümün önünde, sinema perdesi gibi… O gri, sıcak, dürüst gözleri…”
Hüseyin ise hiçbir şey olmamış gibi, gürültülü bir homurtu çıkararak uyumaya devam ediyordu.
“Şimdi ne yapacağım? Belki de akşamdan farklı odalarda yatmamız gerekiyor?” diye düşündü Aylin. Can sıkıntısıyla eski kırgınlıklarını zihninde canlandırmaya başladı. Öyle çok şey birikmişti ki, bir yük vagonuna ve bir de market arabasına sığmazdı.
Onu bu saatte bu kadar huzursuz eden neydi? Kırgınlık mı? Sinir? Hayal kırıklığı? Kim bilebilirdi ki?
“Çocuklar büyüdü. Şimdi sadece ikimiz kaldık. Her şey yolunda gibi görünüyor ama bir şeyler eksik… Ne eksik?” Bu kaygılı düşünceler kafasında delikler açıyordu ve şimdi oradan söküp atması imkansızdı.
Karanlıkta kocasına baktı. Hüseyin, usul usul nefes alıyor ve karısının gece vakti tüm kusurlarını bulup ikiyle çarptığının farkında değildi. Üstelik Aylin, okul yıllarından kalan matematiği hatırlıyor olsa da, sıfıra bölmenin imkansız olduğunu unutmuştu. Başkasının gözündeki çöpü görmek kolaydı, değil mi?
“Hüseyin iyice ağardı. Kilo da aldı. Alnındaki kırışıklıklar coğrafya haritasındaki nehirler gibi, yaşını, birlikte atlattığımız zorlukları, hastalıkları ele veriyor. Oysa ne yakışıklıydı eskiden…”
“Artık işten döndüğümde beni eskisi gibi karşılamıyor. Evi duyduğunda koridora çıkıp paltomu almıyor, öpüyor ama ‘Nasılsın?’ diye sormuyor. Çay içerken şapırdatıyor, bu da beni deli ediyor. Kirli kıyafetlerini benden saklıyor, ben de uyur uyumaz hemen çamaşır makinesine atıyorum. Sabah temizlerini önüne koyuyorum, o ise yine memnun değil! ‘Henüz eski gömleklerime alışamadım, yenisini veriyorsun! Onları geri istiyorum,’ diye söyleniyor.”
“Tabii, beni üzdüğü oldu, hem de çok. İlişkimizde krizler yaşadık. Tartıştık, barıştık, tekrar düzeldik. Bir de akrabalarından çektiğim var! Onlara göre Hüseyin’e layık bir eş değildim. Düğünümüzde bile sadece onu tebrik ettiler, ben yanında duran bir figürdüm. Hatta giydiğim elbiseleri, ayakkabıları bile sayarlardı, gözümün içine bakıp ‘Savurgan’ derlerdi! Oysa ben hep çalıştım ve dürüstçe söylüyorum, çok fazla eşyam da olmadı. Gerekli olanların en ucuzunu alırdım. Arkadaşım dergilerden kesip dikerdi bana elbiseleri. Hüseyin ise hiç savunmadı beni, sadece şöyle derdi: ‘Takma kafana, canım. Hepsi kıskançlıktan! Sen bu kadın dedikodularına karışma.'”
“Şimdi en acı hatıram geldi aklıma…” diye devam etti Aylin, kendini yiyerek. “Kızımız Elif çok hastalanmıştı. Tüm hastaneleri gezdik, doktorlar bir türlü teşhis koyamıyordu. Sonunda başkente bir tetkik için gitmemiz gerekti. Gece uyuyamıyordum, korkudan titriyordum. Ama Hüseyin sakin görünüyordu. Hiçbir şey söylemedi, ben ağlarken bile. Tabii herkes stresle farklı baş eder. Ama o an sadece sarılıp ‘Geçecek, merak etme,’ demesini istemiştim. Yapmadı. Araya mesafe girdi. Birbirimizi anlamıyor gibiydik.
Nihayet kötü günler geride kaldığında, birbirimize sarılıp ağladık, özür diledik ve affettik…”
“Peki bana nasıl kur yapmıştı! Tanışmamız bile bir hikaye! Bilmediğim bir sokakta ağlaya ağlaya yürüyordum. Eve gitmek istemiyordum. Gökyüzü de benimle ağlıyordu. Şemsiyem yoktu, sırılsıklam olmuştum. Eteğim bacaklarıma yapışmış, yürümemi engelliyordu. Üstelik derdim de büyüktü!
Üniversitede okuyordum. Yaz, sınav dönemiydi. Sınıf arkadaşlarım hocalara çiçek, çikolata almak için para toplamışlardı. Kişi başı on lira gerekiyordu. Benim o parayı verecek halim yoktu. Annem kesinlikle vermedi, ‘Dalkavukluk yapmana gerek yok, dersine çalış,’ dedi. Oysa ben zaten iyi hazırlanmıştım.
Bursumu anneme verirdim, o da bana yemek için günde beş lira ayırırdı. Fazlası yoktu! Ne gerek vardı ki? Ailemle yaşıyordum, otobüs kartım vardı, fazla para sadece gereksiz harcamalara yol açardı – annemle babam böyle düşünürdü. Ama onlara kızmıyorum, bana tutumlu olmayı öğrettiler.”
“İşte böyle… Ağlayarak yürüyordum, dünyaya kızgındım. ‘Bu parayı nereden bulacağım?’ diye düşünüyordum. Ertesi gün sınıErtesi gün sınıf başkanına borcumu ödediğimde Hüseyin’in verdiği on lirayı iade etmeye çalıştım, ama o gülümseyerek, “Bırak, bana en güzel iyiliği senin gözlerindeki hüznü silerek yapmış oldum,” dedi ve o an anladım ki hayatımın geri kalanını bu adamla geçirmek istiyordum.




