Bugün defterime yazıyorum, belki bir gün okuyup ders alırım diye…
“Sucuk mu istersin, yoksa menemen mi?” diye sordu Ayşegül. Mehmet masada telefonundaki haberleri kaydırıyordu.
“Sucuk. Ama o üstüne eklediğin baharatlardan olmasın,” diye mırıldandı.
Ayşegül iç çekti. Kucağında minik Zeynep mışıl mışıl uyuyordu, yemek yapmak hiç kolay değildi.
“Zeynep’i bir tutar mısın?” diye nazikçe sordu.
“Şimdi, şu haberi bitireyim,” diyerek eliyle savuşturdu Mehmet.
Zeynep huzursuzlandı. Ayşegül onu sakinleştirmeye çalışırken bir yandan da sucukları çevirdi. Biri yanmıştı.
“Yine mi yaktın?” diyerek buruşturdu Mehmet’in kaşları. “Biraz daha dikkat etsen keşke.”
“Ya sen yardım etsen belki?” diye sertçe döndü Ayşegül.
“Yine başladın… Ben ailemizi geçindirmek için çalışıyorum, unutma.”
“Peki ya ben? Ben de çalışıyorum, hem de gece gündüz demeden. Tatil yok, izin yok.”
Ayşegül sessizce önüne tabağı koydu. Eskiden gerçek bir aileydiler, her şeyi birlikte yaparlardı. Şimdi ise bütün yükü tek başına çekiyordu.
Günler birbirinin aynısıydı. Bir akşam, Ayşegül ciddi bir konuşma yapmaya karar verdi:
“Mehmet, konuşmamız lazım. Hep işinle, telefonunla, oyunlarınla meşgulsün. Peki ya ben? Peki ya Zeynep?”
“Ayşegül, yine mi aynı şeyleri açacaksın? Ben sizin için çalışıyorum işte.”
“Ama bu yetmiyor! Aile sadece para kazanmak değil. İlgidir, sevgidir, yardımdır.”
“Bu senin görevin,” diyerek omuz silkti Mehmet.
“Ben senin ailenin bir parçası olmanı istiyorum. Her şeyi tek başıma yapmaktan yoruldum.”
“Ben de işten yoruluyorum, Ayşegül. Kendime de zaman ayırmalıyım.”
“Peki ya ben?” Gözlerinden yaşlar boşalmak üzereydi. Tam o sırada Zeynep’in ağlama sesi geldi. Mehmet kıpırdamadı bile.
Doğum izninin bitiminde Ayşegül yeni bir işe girdi. Artık her sabah beşte başlıyordu günü. Mehmet ise ev işlerine hiç katılmıyordu. Aynı akşam, Ayşegül işten geç çıkmıştı. Kapıyı açtığında saat neredeyse dokuzdu. Evin içi loştu, mutfakta bulaşıklar üst üste yığılmıştı. Mehmet kanepede uzanıyordu.
“Yemek yapar mısın?” diye sordu, “hoş geldin” demeden.
“Ciddi misin? Ben işten geç çıktım, sen bulaşıkları bile yıkamamışsın!”
“Yorgunum.”
“Zeynep nerede?”
“Uyuyor. Pizza söyledim ona.”
Ayşegül sessizce mutfağa yöneldi. Elleri titriyordu. Bir gün kartındaki bakiyeyi kontrol ederken, Mehmet’in izinsiz bir şekilde yeni bir laptop için biriktirdiği beş bin lirayı çektiğini fark etti.
“Senin paran ne ki?” diye şaşırdı Mehmet. “Ailede bütçe ortaktır.”
“Ortak mı? Peki ben ev işlerine yardım et dediğimde hemen kendi katkını hatırlaman?”
Son damla, kızlarının doğum günü oldu. Ayşegül bir hafta boyunca kutlama için hazırlandı. Mehmet erken gelip yardım edeceğine söz vermişti.
“Özür dilerim, işten çıkamadım. Halledersin herhalde,” diye mesaj attı kutlamadan bir saat önce.
Ayşegül mesaja baktı. İçinde bir şey koptu. Akşam Zeynep’i yatırırken kararını verdi.
O gece Mehmet her zamankinden geç döndü.
“Ayşegül, yarınlık gömleğimi ütüle. Bir de neden yemek yok?”
Ayşegül yavaşça döndü ona.
“Kendi yemeğini kendin pişir, kendi işini kendin yap ve paranı kendin kazan! Ben senin hizmetçin değilim.”
Yatak odasına yürüdü. Önceden hazırladığı çantayı aldı.
“Nereye gidiyorsun?” Mehmet kapıda belirdi.
“Hayır, tam tersine, kendime geldim. Artık böyle yaşayamam.”
“Ne var yani? Herkes böyle yaşıyor…”
“Herkes mi? İkimizin yalnızlığı mı? Sen çoktan yanımda değilsin Mehmet. Kendi dünyandasın, ben ise… sadece bir hizmetçiyim.”
Zeynep’in odasına geçti, uykulu kızını nazikçe kucağına aldı.
“Dur!” Mehmet yolunu kesti. “Bir aileyiz, çocuğumuz var…”
“Aile mi? Biz çoktan aile olmaktan çıktık.”
“Yeter. Kararımı verdim.”
Kiraladıkları küçük oda onları sessizlikle karşıladı. Telefon Mehmet’in aramalarıyla çınlıyordu. Bazen tehdit ediyor, bazen yalvarıyordu.
“Her şeyi düzelteceğim,” diyordu.
“Hayır Mehmet. Düzeltemezsin. Çünkü neyi düzeltmen gerektiğini bile anlamıyorsun.”
Günler haftaları kovaladı. Ayşegül yavaş yavaş yeni yerine alışıyordu. Uzun zamandır ilk kez sabahları gülümsüyor, sürekli bir yorgunluk hissetmiyordu.
Mehmet aramaya devam etti, ama gittikçe seyrekleşti. Bir gün iş yerine çiçeklerle geldi.
“Yeniden deneyelim. Artık anladım.”
“Çok geç, Mehmet,” diyerek başını iki yana salladı Ayşegül. “Sözlerine artık inanmıyorum.”
Zamanla fark etti ki aslında ne kadar çok zamanı ve enerjisi varmış. Kurslara yazıldı, arkadaşlarıyla daha sık görüşmeye başladı. En önemlisi, kendini dinlemeyi öğrendi. Artık o küçük kiralık evde uyurken yalnız değildi. Sonunda kendi olmuştu. Ve bu özgürlük, tüm korkulara ve şüphelere değdi.
Bugün anladım ki, bir ilişkiyi ayakta tutan şey sadece fedakârlık değil, karşılıklı anlayışAyşegül artık biliyordu ki, gerçek mutluluk kendini sevmekle ve hak ettiği değeri vermekle başlardı.




