Bir Ömürlük Ders
Havva, torununa öyle bir tokat atmak istiyordu ki, hayatı boyunca babaannesinin tokadının gücünü unutmasın. Öyle bir şamar indirecekti ki poposu alev alsın, Mehmet de donmuş suya atlayıp soğutmak istesin.
Pencereden baktığında, Mehmet’le Ali – kulaklı, bir somun ekmeği top gibi oynuyorlardı. Biri çantasında taşırken çanta yırtılmış, ekmek yere düşmüştü. Diğeri de bir tekme vurmuştu. İşte böyle başlamıştı iki haylazın ayaklarıyla ekmek tekmelesi.
Havva, neye tekme attıklarını görünce gözlerine inanamadı. Çığlık çığlığa evden fırlamak istedi ama adeta olduğu yerde sayıyordu. Önce boğazında bir yumak, sonra patlayan bir feryat. Torununa yetiştiğinde ağzı açık, balık gibi soluyordu. Hışımla patladı:
“Bu ekmek, bu kutsal şey, nasıl böyle yaparsınız?”
Çocuklar, babaannenin diz çöküp ekmeği kaldırırken ağladığını görünce donup kaldı. Havva, ekmeği göğsüne bastırarak, sendeleyerek eve doğru yürüdü.
Evde oğlu Durmuş, annesinin halini görünce sordu. Kirli, hırpalanmış somunu görünce söze gerek kalmadı. Suskunlukla kemerini çıkardı ve sokağa çıktı. Havva, Mehmet’in feryatlarını duydu ama eskisi gibi korumak için kıpırdamadı.
Kıpkırmızı, ağlamaktan şişmiş Mehmet eve dolu dizgin geldi ve hemen tandırın başına sindi. Durmuş, kemeri sallayarak artık Mehmet’in ekmek yiyemeyeceğini söyledi: Ne çorba, ne köfte – yediği yedi, ne süt, ne çay; ekmek yok, simit yok, pide yok! Akşam da Ali’nin ailesine gidip nasıl “şahane” bir futbolcu yetiştirdiklerini anlatacaktı.
Ali’nin babası traktörcüydü, oğluna öyle bir ders verirdi ki top oynayamazdı. Dedesi ise bir somun ekmek yüzünden eski zamanlarda hapis yatmıştı – iyi bir dayak atardı elbet.
Havva, yeni pişmiş pidesini her zaman öpüp başına koyar, sonra gözleri gülerek büyük dilimler keserdi. Hagia Sophia gölgesindeki fırından nadiren ekmek alır, hep geliniyle tandırda pişirirdi. Bir anda birkaç büyük pide çıkardılar. Mis gibi kokan, altın sarısı, yumuşacık… Evin her köşesini saran o koku, iştah kabartırdı. Bir dilim koparıp sütle yemenin hayalini kurardı insan.
Durmuş, gerçekten de Ali’nin evine gitti. O pislenmiş somunu alıp yürüdü. Komşular masada öyle bir ekmek görünce şaşırdılar, tam akşam yemeği vaktiydi. Durmuş’u ve ekmeği görünce Ali kıpkırmızı oldu. Ama dedesi hemen kulağına yapışıp susturdu. Durmuş, olanı anlattı. Dede Ömer, ekmeğin bir dilimini kesip dedi ki:
“Bunu Ali bitirene kadar yiyecek. Bir günde değil, tamamen bitirecek. O zaman başka ekmek yiyecek.”
Ve önceden kesilmiş ekmeği kenara itip, toprağa bulanmış somunu torununun burnuna dayadı.
Mehmet, sabah ekmeğe dokunmadı. Babasının sözünü hatırladı, babaannesinin çıplak ayaklarıyla diz çöküp ağladığını gördüğü an gözlerinin önüne geldi. Öyle utandı ki yüzüne bakamadı.
Havva, torununa soğuk davranıyor, onu görmezden geliyordu. Eskiden okul öncesi tabak tabak yemek sunarken, şimdi sadece bir bardak süt ve ekmekMehmet, gözyaşları içinde babaannesinin ellerine sarıldı ve “Bir daha asla ekmeğe saygısızlık etmeyeceğim” diye söz verdi, o anda anladı ki ekmeğin kutsallığı, ataların emeği ve açlığın acısıydı.




