Bugün, eski bir defteri karıştırırken bir mektup buldum. Yıllar öncesine götürdü bu beni. Kalbim hâlâ ağır…
Telefon çaldığında sabahın erken saatleriydi. Hastanenin numarasını görünce içim cız etti.
“Bayan Yılmaz?” dedi soğuk ve resmi bir ses. “Üzgünüz… Eşiniz, Murat… kurtaramadık.”
Dizlerimin bağı çözüldü. Daha bir gün önce alnımdan öpüp, “Akşama dönerim,” demişti. Yemeği bekledim, bir bahaneyle geciktiğini düşündüm ama ölümü asla.
Ne var ki onun ölümünden sonra yaşadıklarım bambaşka bir acıydı. Karmaşık, iç burkan…
Murat’ın önceki evliliğinden bir oğlu vardı: Emre. Biz evlendiğimizde 17 yaşındaydı. Nazik davranmaya çalışsam da yakın olamamıştık. Ziyaretlerinde hep soğuk davranırdı bana. Genç yaşta Murat’la evlenmiştim ve Emre’nin bakışlarındaki yargıyı hissederdim.
Yine de Murat onu çok severdi. Bu bile onu kabullenmem için yeterliydi.
Murat gittikten sonra Emre kapıma geldi, elinde bir sırt çantası.
“Annem beni evden attı,” dedi. “Kalabilir miyim?”
Şaşkınlıkla baktım. 38 yaşında, yeni dul kalmış, yaralı bir kalple ve kısıtlı bir bütçeyle ayakta durmaya çalışıyordum. Sigorta henüz ödenmemişti, düzenli bir gelirim yoktu. Ev, Murat’ın yokluğunda bir tabut gibiydi. Karanlık, boş… Üstüne bir de beni pek umursamayan 27 yaşında bir genci ağırlayacak gücüm yoktu.
“Üzgünüm Emre,” dedim, sesimi titretmeden. “Şu an misafirler için hazır değilim.”
İtiraz etmedi. Sadece boş gözlerle başını salladı ve dönüp gitti.
Bir daha onu hiç görmedim.
Sonraki on yıl, bir rüya gibi geçti. Evi sattım, küçük bir apartman dairesine taşındım. Kütüphanede çalışmaya başladım. Sessiz, sade bir hayat… Ara sıra çıktığım biri oldu ama kimse Murat’ın yerini dolduramadı.
Aklıma Emre gelirdi bazen. Okulunu bitirmiş miydi? İş bulabilmiş miydi? Ama bu düşünceleri kovardım. Yetişkin bir adamdı, benim sorumluluğum değildi.
Sonra, on yıl sonra, bir mektup geldi.
Üzerinde isim yoktu. İçinde tek bir kâğıt.
“Beni hatırlamazsınız belki. Adım Aylin. Emre Yılmaz’la sosyal hizmet uzmanı olarak çalışmıştım. Babası vefat ettikten sonra… Sizden çok bahsederdi.”
“Emre geçen hafta vefat etti. Kalp yetmezliği… Uykusunda ölmüş. Daha 37 yaşındaydı.”
“Zor bir hayatı oldu ama size hiç kızmadığını söylerdi. Acınızı anlıyorum, derdi. Bunu bilmenizi istedim.”
Saatlerce boşluğa baktım. Ellerim sarsılıyordu. Kalbim yerinden çıkacak gibiydi.
Emre ölmüş müydü?
Daha çok gençti… Kederli bakışlarının ardında bile yaşam dolu bir adamdı.
Sonra… vicdan azabı.
Ezici, boğucu bir suçluluk duygusu.
Uyuyamadım. Sabah olur olmaz Aylin’i buldum, bir kafede buluştuk.
“Bir süre barınaklarda kaldı,” dedi. “Sonra temizlik işinde çalıştı. Sessizdi, kimseyi rahatsız etmezdi. Cüzdanında babanın fotoğrafını taşırdı.”
“Murat’ın mı?”
Kafasını salladı. “Ona inanan tek insan oydu, derdi. Hep özlediği için…”
Yutkundum.
“Peki… ben? Benden hiç bahsetti mi?”
Aylin duraksadı. “Keşke farklı olsaydı, derdi. Ama size kızmadı. Yas, insana tuhaf şeyler yaptırır, diye eklerdi.”
O gece, yıllar sonra ilk kez hıçkıra hıçkıra ağladım.
Bir hafta sonra Aylin yine aradı.
“Emre’nin küçük bir depo dolabı kalmış. Eşyaları az ama… görmelisiniz.”
İki saat yol gittim.
Dolap bir dolaptan ibaretti. İçinde iki kutu, birkaç kitap ve bir sırt çantası vardı. Kapıdaki günün aynısı…
Çantanın içinde bir defter vardı.
Soğuk betona oturup açtım.
18 Ağustos
Beni içeri almadı. Anlıyorum. Daha yeni babasını kaybetmiş. Ben, onun için yürüyen bir hatıra gibiyim.
3 Eylül
Gece temizlik işi buldum. Çok şaşaalı değil ama düzenli. Birikim yapıp ev tutacağım.
25 Aralık
Babasız ilk Noel. Eski evin önüne çiçek bıraktım. Umarım iyidir.
22 Mart
Lise diplomamı aldım. Ona haber vermeyi düşündüm. Ama rahatsız etmek istemedim.
9 Temmuz
Amir oldum. Babamın gurur duyduğunu hayal ettim. Bu düşünce beni ayakta tutuyor.
4 Ekim
Muhtemelen hayatına devam etti. Huzuru hak ediyor. Ama keşke bir vedalaşabilseydik…
Son sayfaya geldiğimde gözyaşlarım kâğıdı ıslatmıştı.
Nasıl bu kadar kör olabilmiştim?
Kendimi koruduğumu sanmıştım ama aslında kocamın sevdiği birini terk etmiştim. Bağ kurmak isteyen birini…
Emre için küçük bir tören düzenledim.
Birkaç arkadaşı, işten tanıdıkları, barınaktan dostları geldi. Defterinden birkaç satır okudum. Herkes ağladı.
Oysa ben onu hiç tanımamıştım.
O gece mutfakta defteri tutarken, “Özür dilerim Emre,” diye mırıldandım. “Bilmiyordum… Denemeliydim.”
Bu onu geri getirmezdi ama yeni bir şey başlattı: İyileşme…
Birkaç hafta sonra bir gençlik merkezinde gönüllü olmaya başladım. Hikâyelerini dinledim. Kimsenin dışlanmış hissetmemesine çalıştım.
Yapabileceğim en küçükArtık her sabah uyandığımda, öğrendiğim o acı dersi unutmamak için kendime hatırlatıyorum: İnsan en çok vermediği sevgi için pişman oluyor.




