Bir zamanlar, İstanbul’un eski bir semtinde, güneşli bir sonbahar günü, doktor muayenehanesinin loş ışığında genç kadının elleri titriyordu.
“Doktor bey, lütfen bana doğruyu söyleyin!” diye fısıldadı Aylin, parmakları masanın kenarına öyle sıkı yapışmıştı ki eklemleri bembeyaz olmuştu. “Daha fazla bekleyemeyeceğim!”
Masada oturan adam yavaşça başını kaldırdı. Gözlük camlarında lambanın ışığı yansıyor, gözlerindeki ifadeyi gizliyordu. Kalemi bıraktı ve derin bir nefes aldı.
“Yirmi haftalık hamilesiniz,” dedi sakin bir sesle, sanki hava durumunu bildiriyormuş gibi.
Aylin dondu kaldı. Nefesi kesilmiş gibiydi. Dudakları kıpırdadı ama ses çıkmadı.
“Nasıl…” diye kekeledi sonunda, boğazında düğümlenen sözcüklerle. “Bu mümkün değil…”
“Mümkün,” dedi doktor, elini dosyanın üzerine koyarak ona baktı. “Hiç fark etmediniz mi?”
Aylin Yılmaz, 45 yaşında, kestane kısa saçlı, yorgun ama hâlâ ışıltılı yeşil gözlü bir kadın, hiçbir zaman “Sağlık Merkezi” kliniğinin jinekolog odasında olacağını düşünmemişti.
Hastanelerden hep nefret etmişti. Antiseptik kokusu, soğuk metal stetoskoplar, beyaz önlükler… Bunların hepsi ona, asla sahip olamayacağını düşündüğü bir annelik hayalini hatırlatıyordu. Ama mahalledeki doktor ısrarcıydı:
“Kontrol şart, Aylin Hanım. Sizin yaşınızda sağlığı ihmal etmemelisiniz.”
Ve işte şimdi buradaydı. Kadın sağlığı posterleriyle dolu, havasız bir odada, her kâğıt hışırtısı bir hüküm gibi geliyordu.
“Ama… nasıl?” Aylin şakaklarına bastırdı, düşüncelerini toparlamaya çalışarak. “Eşimle… biz…”
Doktor öne eğildi, ellerini masanın üzerine koydu.
“Böyle olabiliyor. Tebrik ederim,” dedi, sesinde hafif bir gülümseme vardı.
Aylin gözlerini kapattı. Aklından şu cümle geçti: “Kırk beş yaşındayım. Neredeyse bir nine olacaktım. Ve şimdi…” Nefesini tuttu, yanaklarından süzülen yaşları hissetti.
“Nasıl bir seçim bu?” diye sertçe ayağa fırladı Aylin, çantasını öyle sıktı ki deri kayış avuçlarını acıttı. Sesindeki titreme korkudan değil, öfkedendi. “Bana… bundan kurtulmayı mı öneriyorsunuz?”
Doktor koltuğuna geri yaslandı, onun tonundan ürkerek.
“Sadece her seçeneği söylemek zorundayım,” diye mırıldandı, aceleyle dosyayı karıştırırken. “Tıbbi riskler, yaşa bağlı komplikasyonlar…”
“Benim çocuğum bir ‘tıbbi risk’ değil!” Aylin dolabın kapağını hızla açtı, paltosunu kaparak. “Beni başka bir doktor takip edecek. Bunu bir ‘hata’ olarak görmeyen biri!”
Kaşları kalktı ama sadece bir kağıt uzattı.
“Nasıl isterseniz. Ama en azından vitamin alın…”
“Teşekkürler,” diyerek kağıdı çantasına attı, bakmadan. “Ben yirmi beş yıl bekledim, haplarınıza ihtiyacım yok!”
Kapı öyle sert kapandı ki koridordaki hemşireler irkildi.
Tam eşini arayacağı sırada telefonunun şarjı bitti. “Ne kadar sembolik,” diye acı bir gülümsemeyle ekrana baktı.
“Gümüş yıldönümümüze bir ay kalmıştı… ve şimdi bu. Ona nasıl söyleyeceğim?”
Gözlerini kapattı, yıllarca denedikleri günleri hatırladı: bitmek bilmeyen hastane ziyaretleri, çam kokulu “Çam Altı” kaplıcaları, hatta bir gün kasabanın kıyısındaki yaşlı bir kadının kapısını çalmışlardı. Kadın, çiğnediği köklerle mırıldanmıştı: “Evlat, beklemeyi bıraktığınızda gelecek.” O zaman Murat’la arabada gülmüşlerdi. Şimdiyse…
“Aman Allah’ım,” diye güldü Aylin, gözyaşları arasında, ellerini karnına bastırarak. “Yıldönümü için Antalya’ya bilet aldık ya…”
Hoparlörden hasta ziyaret kuralları duyuluyordu. Bir yerlerden damlayan su sesi geliyordu. Ve göğsünde, çoktan unuttuğu bir korkuyla birlikte, sıcak ve vahşi bir şey çarpıyordu.
“Murat… o deli gibi sevinir.” Paltosunu düzeltti ve kararlı adımlarla çıkışa yürüdü.
“Telefonu şarj etmeliyim. Test almalıyım. On tane. Ve bir de…”
Düşünceleri karışıyordu ama biri pırıl pırıldı: Bu bir mucizeydi!
Ve doktorların kehanetleri kalsın, nerede kalmaları gerekiyorsa orada…
Ertesi gün, otobüste sıkışmış, birinin dirseğine yaslanmış haldeydi ama kalabalık bile aklındakileri karartamıyordu. Tek bir şey dönüp duruyordu: “Murat… Çok mutlu olacak!”
Onlar, kocasıyla, çoktan umutlarını kaybetmişlerdi. Uzun doktor gezilerinden, şifalı sulara gidişlerden sonra “Allah vermemiş, demek ki nasip değilmiş,” demişti Murat. Aylin ise sadece sessizce başını sallamış, gözyaşlarını saklamıştı.
Ama şimdi… Her şey değişmişti. Elini hâlâ düz olan karnına koydu ve gülümsedi. “O kesin çok sevinecek,” diye düşündü, geçen hafta mutfakta otururken Murat’ın yüzündeki ifadeyi hatırlayarak.
“Hayal et, bizim apartmandaki İsmail’in dördüncü oğlu oldu,” demişti Murat, çatalı sallayarak. “En büyüğüne bak, yirmi sekiz yaşındaymış!”
“O yaşta baba olmak geç değil mi?” diye sormuştu Aylin, onun yüzündeki o nadir hayallere dalışı izlerken.
“Bilir misin, eğer şimdi baba olsaydım…” Duraksamış, sonraVe bir gün, bahçede çocukların kahkahaları arasında, Aylin elini uzattı, Murat’ın yıllar önce ona verdiği eski bir fotoğrafı tutarken, artık her şeyin tam da olması gerektiği gibi olduğunu hissetti.




