56 yaşındayım ve hiç evlenmedim. Hayır, eski kız değilim. Harika bir kızım var, evli, beş dil biliyor ve büyük bir teknoloji şirketinde çalışıyor. Ama bir eşim hiç olmadı. Ne yazık ki, kızım biyolojik babasını hiç görmedi. Hatta hayatta olup olmadığını bile bilmiyoruz.
Gençlik aşkıydı. İtalya’dan öğrenci değişim programıyla Türkiye’ye gelmişti, Türkçe öğreniyordu. Yabancı diller yüksekokulumdaki bir etkinlikte tesadüfen tanıştık.
Eskiden gençler çabuk kaynaşırdı, hele ki üniversitede. En azından şimdi öyle geliyor.
Onun İtalyan olması içimi ısıtırdı. Hâlâ, her şeye rağmen İtalya’ya aşığım. Kızımla birlikte “çizmenin” her yerini gezdik, Venedik’ten Puglia’ya.
Neyse, aşk hikâyemizi uzun uzun anlatmayayım. Zaten pek de bir aşk yaşamadık. İstanbul’da bol bol gezindik. Ona şehrimi gösterdim, o da nazikçe belime dokunurdu.
Her şey çok çabuk, aniden ve sıradan bir şekilde oldu. Hamile olduğumu anladığımda, Terracinalı yakışıklı esmerim Leo çoktan ülkeden ayrılmıştı.
Annem o zaman bana çok destek oldu, “Hayatı geri çevirme hakkımız yok, çünkü o yukarıdan verilmiş bir hediyedir,” dedi. Babamsa, daha 21 yaşında olmama rağmen, nedense çok sevinmişti.
Anne babamla çok şanslıydım, kızımsa büyükannesi ve büyükbabasıyla. Ne yazık ki artık aramızda değiller, ama onları hep hatırlayacağız.
Neyse, geçmişi andım. Şimdi gelelim bugüne. Bu satırları size niye yazdığımı bile bilmiyorum, ama sık sık yorumları okuyorum.
Birçok kişi benzer durumlarını anlatıyor, bazen de ilginç düşünceler okuyorum.
Velhasıl, altı ay önce bir adamla tanıştım. Komik olan, tanışmamız bir kavgayla başladı. Market kasasında sıradaydık, o arkamdaydı.
Ürünleri okuturken kahveyi unuttuğumu fark ettim. Market evin yanında, küçücük bir yer, kahveyi neredeyse uzanıp alabilirsiniz, ama yine de bir dakikanızı alır. İşte bu yuvarlak gözlüklü adam bana o kadar sinirlendi ki, sanırım şimdi vuracak diye düşündüm.
Tartışmaya girmedim. Sessizce alışverişimi ödeyip eve doğru yürüdüm. Arkamdan hızla yaklaşan ayak sesleri duydum. Döndüm, o kaba adamdı. Ama bu kez yüzünde bir gülümseme, elinde bir çikolata vardı.
Koşarak yanıma geldi, durdurdu ve davranışı için özür dilemeye başladı. Son zamanlarda çok çalıştığını, sinirlerinin harap olduğunu söyledi.
Gülümsedim. İşte böyle tanıştık.
Onunla neredeyse komşuymuşuz. Boşanmış, iki yetişkin çocuğu var, kendi evi. Şehrimizdeki müzelerden birinde çalışıyor.
Gerçekten çok zeki, kibar ve değerli bir insan. Altı ay sonra benimle evlenmek istediğini söyledi ve birlikte yaşamayı teklif etti.
Kabul ettim. Neden bilmiyorum. Belki bu açık kapanmasın istedim, belki de yalnızlıktan sıkıldım. Kızım artık büyüdü, kendi hayatı ve ailesi var, ama bir türlü torun bekleyemiyorum.
Ya da kendime bir şey ispat etmek istedim. Sanırım artık bunun bir önemi yok.
Ama asıl mesele şu: Evlenme başvurusu nüfus müdürlüğüne gidip nişanlım bana taşındığı andan itibaren bir gerginlik hissettim.
Anlayın, yıllarca tek başıma yaşadım. Alışkanlıklarım var ve bunları değiştirmek istemediğimi fark ettim.
Mesela, nişanlım çok horluyor. Bu bir problem. Zaten uyku sorunum var, bir de onun horlamasıyla hiç şansım kalmıyor. Mezarlık sessizliği lazım, ancak öyle dinlenebiliyorum.
Eve gelince ayakkabılarını dolaba koymuyor, odadan çıkarken ışığı kapatma alışkanlığı yok.
Biliyorum, biraz mızmızca geliyor. Ama gerçekten belli bir düzen içinde yaşamaya alışkınım.
Mesela sabahları sessizce kahvemi içip tabletten haberleri okumalıyım. Şimdiyse onunla haberleri yüksek sesle okuyup tartışmak zorunda kalıyorum. Sanki kişisel alanım çalınıyor gibi hisBiraz sabırla belki her şeye alışırım, ama şimdilik sessizce kahvemi içebileceğim bir köşe bulmaya çalışıyorum.




