Soluk Al!

Dün Ebru 47 yaşına bastı. İki yıl önce hayatı altüst olmuştu. Bu kadar basit bir cümlenin, başına gelenleri bu kadar net ve öz bir şekilde anlatabileceğini düşünmek bile tuhaf geliyordu.

Ebru, doğum gününden birkaç gün önce bir elbise bulmuştu. Annesini arayıp mavi bir elbise aldığını söylediğinde, annesi hemen canlı görmek istedi. Ebru elbiseyi giyince annesi heyecanlandı: “İçinde tam bir bebek gibisin! Ama bu mavi değil ki, turkuaz!” İlginç kuşak… Belki de terzilere gidip kumaş seçtikleri, her elbisenin bir zamanlar özel bir olay olduğu içindi.

Neyse, artık “sıradan mavi” olmadığını fark eden turkuaz elbise, gününü bekliyordu.

Ebru bu yıl, sayılı akrabalarını ve arkadaşlarını davet etmişti. Restoranda, küçük ve samimi bir salonun en arkasına masa hazırlanmıştı.

Kuzeni Gizem, neredeyse on dakika süren bir kadeh kaldırdı. On altı yaşındayken nasıl sarhoş olup taksi yakalamaya çalıştıklarını, “kilise” kelimesinin nasıl çekildiğini hatırlayamadıklarını anlattı. “Anlamıyor musun? Kilis’nin yanında yaşıyoruz! Köşe başında! Götür bizi merkeze, oradan gösteririz!” diye taksi şoförüne defalarca bağırdıklarını hatırlattı. Sonra herkesin içip adresini unutmasını önerdi ama romantik çıkışı, hepsinin aynı otelde kaldıklarını hatırlatan biri tarafından baltalandı. “Hiç romantizm kalmadı!” diye güldü Gizem. Kocası destekledi: “Artık sevdiğimiz kadınların penceresinden tırmanmıyoruz. Ama sadece sineklikler yüzünden! Yoksa biz hâlâ tırmanırız. Özellikle ben.” Ebru gülerek ekledi: “Tabii, senin tek katlı evin var.” Herkes kahkahalara boğuldu.

Sonra diğer kuzeni Ayşe’nin kocası Emre söz aldı. Emre, yıllar önce Antalya’ya yaptıkları geziden bahsetti. Önce herkes kazanıyordu, sonra son kuruşuna kadar kaybettiler. Kumarhaneden çıkınca Ebru, “Bensiz ne yapardınız? Ben bir şişe rakı ve mezeye çeyrek altın saklamıştım” demişti. Sonra hepsi otelde içip sahilde dolanmış ve “Uzun İnce Bir Yoldayım”ı söylemişlerdi. “O zaman, bizi susuz ve aç ölmekten kurtaran bu muhteşem kadın için kaldıralım!” Annesinin kocası Hayri Bey, restoranda tartı olmadığı için içkiye basamayacaklarına üzüldü. Sonra hepsi yavaşça fısıldayarak şarkı söylemeye başladı.

Akşam harika geçmişti. Kocası konuşma yapmadı tabii, zaten hiç beceremezdi. Kendi de şaka yapardı: “Ben konuşmacı değil, yazılımcıyım.”

Ertesi sabah hep birlikte kahvaltı yapıp Gülhane Parkı’na gitmeye söz verdiler. Akşama kadar herkes dağıldı. Ebru ve kocası evde yalnız kaldılar.

Kocası, bilgisayar masasının olduğu köşeye bakarak, “Konuşmamız lazım” dedi. Ebru’nun içine bir korku düştü. Zaten bütün gün huzursuzdu. Çok içmediğini düşünüyordu ama içi titriyordu. Kocası, bir kadınla tanışıp aşık olduğunu ve hemen ayrılacağını söyledi. Sadece doğum gününü mahvetmek istememişti.

Sonraki bir yıl “D” harfiyle geçti: Değişim, depresyon, dağınıklık, dayanılmaz acı, düşüş…

46. yaş gününde Ebru harfi değiştirmeye karar verdi. Uyanıp sahile yürüyüşe çıktı. En karanlık günlerinde bile her sabah yürümeye çalışıyordu. Hava serindi. Ocak ayıydı. Sahilde kimse yoktu. O tazelik, yalnızlık, belki de denizin enerjisi, onu içinden hafifletti ve iyileştiğini hissetti. Hiç bu tür enerji saçmalıklarına inanmazdı ama o an, tüm karanlığın ve kötülüğün uçup gittiğini fiziksel olarak duyumsadı.

Ama hâlâ tam bir nefes veremiyordu.

Ebru, bir sonraki yılın “Y” harfiyle olacağına karar verdi: Yeni başlangıçlar, yeni tanışıklıklar, yeni bir “ben.” Ama pes etmek yok!

Aynı gün bir tanışma sitesinde profil açtı. Yazıştığı erkeklerden biri dikkatini çekti. Tanıştılar. Bu bir yıl önceydi.

Şimdi, bir yılda hayatının bir kez daha bu kadar değişebileceğine inanamıyordu. Acaba bu el çizgilerinden belli oluyor muydu? Belki de yaşam çizgisi kopmuş ve yeniden başlıyordu? Tam da bugün. Ebru derin bir nefes aldı ama hâlâ tamamen veremiyordu.

Ebru annesini aradı. “Aleyna’ya senin seyahate çıkacağını söyledim, bir gece onlarda kalmanı çok istiyor” dedi annesi.

“Tamam, onlara bayılıyorum. Direkt Edirne’ye gidecektim ama ikinci gece İstanbul’da onlarda kalırım. Zaten oradan Edirne’ye çok yakın, öğle yemeğine kadar Nalân ve Nedim’in yanında olurum.”

Nalân ve Nedim’e arkadaşları, isimlerindeki üç “N” yüzünden “N’liler” demişti. Onlar hâlâ onun arkadaşlarıydı.

İkinci gün akşamı Ebru İstanbul’a vardı. Aleyna ve Faruk masayı hazırlamışlardı ve Ebru’yu mezelerle karnını doyurmaması konusunda uyardılar çünkü bir sürpriz vardı. Yirmi dakika sonra “sürpriz” içeri girdi. Aleyna, “Ebrucuğum, tanıştırayım, bu Volkan. Komşumuz. Maalesef bizi bırakıp Bursa’ya taşınıyor. Ama bu akşam bize özel bir levrek pişirecek” dedi.

“Memnun oldum” dedi Volkan.

“Ben de” diye gülümsedi Ebru. Volkan’dan o kadar etkilenmişti ki, Kanada’ya gideceği İlker için biraz suçluluk hissetti. Volkan ellili yaşlardaydı. Yakışıklı ya da çok atletik değildi amaEbru birden kendini gülümserken buldu ve o an, uzun zamandır hissetmediği bir huzurla, nihayet tamamen nefes verdi.

Rate article
Lifequest
Soluk Al!