Aşkın İmanı

**AYŞE-HALA KIZI**

Kuzenim Ayşe, çocukken benim için bir örnekti. Ayşe Ankara’da yaşardı, ben ise İzmir’de. Yaz tatillerinde büyükanne ve büyükbabamızın köyüne gönderilirdik. Orada günlerimiz ve gecelerimiz birbirinden ayrı geçmezdi. Ne mutlu günlerdi!

Kız kardeşimde her şeyi severdim: duruşunu, lüle lüle kıvırcık saçlarını, şehirli kıyafetlerini. Gerçi şimdi, yaşadığım yılların ardından diyebilirim ki Ayşe pek de güzel sayılmazdı. Çocukluk fotoğraflarına bakıyorum da; tıknaz, kısa boylu, düzensiz yüz hatları olan bir kızdı. Bir de diksiyonu bozuktu. Ama çekiciliği ve neşesi tüm kusurlarını örtüyordu. Çevresinde sürekli erkek çocukları dolanırdı.

Ayşe bir çete lideri gibiydi, hepsini avucunun içinde tutardı. Çocuklar ona itaat ederdi. Gözü kara, cesur bir kızdı. Yaramazlıkları beni hep endişelendirirdi. Ben uslu ve uysaldım, o ise deli dolu…

Bir gün, Ayşe yepyeni bir “Ayı Winnie” kitabını çaldı. Köy kütüphanesinden ödünç almıştı ve yaz sonunda Ankara’ya götürdü. Ben korkudan titriyordum: Ya ortaya çıkarsa? Sekiz yaşındaydık. Ayşe’nin bu hareketini anlayamıyordum. Biz “yavrukurt” değil miydik? Dürüst çocuklar! Ama içimde bir yandan ona hayranlık duyuyordum. Zamanla kitabı kütüphaneye iade ettik. Dedem ısrar etmişti. Üstüne uzun bir nasihat çekti. Büyükannem de “dediğim dedik” diyerek oturmuştu işin üstüne. O gün hem ceza aldık hem de günlük şekerimizden olduk. Ben ise suskunluğumla suç ortaklığı yapmıştım.

“Köyde duvarların kulakları vardır, kızlar! Bir dedikodu duysunlar, sabaha kadar her kapıya ulaşır! Öğretmen torunları hırsız mı olur? Görülmüş şey değil!”

Kısacası, ailemizde büyük bir olaydı. Belki de bu yüzden hâlâ hatırlıyorum.

Ayşe harika yüzebilir, paraşütle atlayabilir (genç paraşütçüler kulübüne giderdi), erkeklerle kavga edebilirdi. Üç aylık yaz tatilinden kalan anılar, bir sonraki yaza kadar bana yetiyordu. Ayşe ile suyla ayrılmazdık. Karakterlerimiz farklı olsa da. O “kop gel”, ben “durgun suyum”…

Dedem öğretmendi. Her yaz bize dikte yazdırır, kompozisyon yazdırırdı. Benim yazım düzgündü, tek bir hata yoktu; Ayşe’nin ise harfler sağa sola uçuşuyordu. Ama umrunda bile değildi. Dedem öfkelenirdi:

“Öğretmen torunu nasıl bu kadar cahil ve düzensiz yazabilir?”

Ayşe elini sallar, “Bırakın beni,” derdi. Büyükannem de onu korkuturdu:

“Sen sokakları süpürürken, Gülşah müdür olacak!”

Öyle miymiş…

Yıllar geçti, büyüdük. Yazı iple çekiyorduk. Kışın mektuplaşırdık. Önce çocukluk sırlarını, sonra genç kız dertlerini paylaşırdık. “Kardeş kardeşi atmış, yar başında tutmuş.”

Sonunda evlenme çağımız geldi. Ben erken evlendim, 17 yaşında. Pişman değilim. 18’inde kızım oldu. Politeknik okulunu bitirdim. Ayşe ise zorla liseden üçlerle mezun oldu. Öğretmen okuluna girdi. Anlamıyordum; diksiyonu bozuk, notları düşük… Halası Meryem (Ayşe’nin annesi), okul yönetimine bir sürü hediye verdi ki kızı zar zor diplomayı alsın.

Ancak sonradan Ayşe tez yazmaya kalkıştı. Ama sağlığı bozuldu, vazgeçti. Emekli olunca belki yeniden dener. İşte karakter!

20 yaşında bir günlük gezide Ankara’ya gittim. Ayşe’yi görmek için. Yıllardır görüşmemiştik. Kocası Vedat’la da tanışmak istedim. Düğünlerine gidememiştim. Ama bu buluşmanın nasıl biteceğini tahmin edemezdim!

Önce halama uğradım. Hemen Vedat’tan bahsetti:

“Gülşah, hepimiz bu evliliğe karşıydık. Ayşe için hazır bir damat vardı. Mükemmel bir delikanlı. Her şey hazırdı ki bu Vedat çıktı! Zalim, kıskanç, çapkın! Kızım ona âşık oldu. Ah, çekecek onunla! Kavgaları hiç bitmez! Ama ne yapalım, torun bekliyoruz…”

Halamın sözlerini dinledikten sonra Ayşe’yi ziyaret ettim. Gebeydi. Güzelleşmişti. Ama gözlerinde bir hüzün vardı. Bazı kadınlar kurban rolünü sever…

Vedat’la tanışınca, halamın ona neden karşı olduğunu anladım. Ama Ayşe… Gururlu, dik başlı kız kardeşim, tamamen onun kontrolündeydi!

Ona hayranlıkla bakıyor, her sözünü dinliyordu. Vedat’ın ağzından dökülenler ise pek edepli değildi. Ayşe’nin bu değişimine şaşırdım. Ama “kadının fendi erkeği yendi” derler ya… Vedat kendini bir nevi kral sanıyordu, karısı böyle uysal olunca. Sevgi denizinde yüzüyordu.

Peki o seviyor muydu? Sanmıyorum. Ama Vedat yakışıklıydı, uzun boyluydu. Rüyalara girecek tiptendi. “Yüzü güzel, huyu gazel.” Bana da emir kipiyle konuşuyordu. Ayşe’ye acıdım. Ama o kesin bir dille karşılık verdi:

“Gülşah, annem gibi olma. Kimsenin acımasına ihtiyacım yok! Her şey yolunda! Kocamla mutluyum!”

Peki, “davulun sesi uzaktan hoş gelir.”

O gece şampanya içip buluşmamızı kutladık. Eski günleri yad ettik. Üçümüz Ankara’da gece yürüyüşüne çıktık. Hava soğuktu ama neşeliydSonra bir gün anladım ki, hayatın en büyük dersi, sevginin sabırla örüldüğü bir köprü olduğunu ve zamanın her yarayı sarabileceğini öğretmişti bize.

Rate article
Lifequest
Aşkın İmanı