Kalabalıkta Yalnız kalan

Bugün günlüğüme yazıyorum, çünkü artık içimde birikenleri dökmem gerekiyor.

“Anne, yine neyi dert ediyorsun?” diye tersledi Elif, telefonundan başını bile kaldırmadan. “Doğum gününe gelemediler diye üzülecek ne var? Herkesin kendi işleri var.”

“Ne işleri?” diye fısıldadı Sevim Hanım, elindeki peçeteyi sıkarak. “Aylin çocuklarla geleceğini söylemişti, Emre de işini halledeceğini. Selim ise hediyeyi bile aldım demişti.”

“Ee, ne olmuş?” diye cevap verdi Elif, sonunda ekrandan kafasını kaldırarak. “Aylin’in çocukları hasta, Emre’nin işleri yoğun, Selim de iş seyahatine takıldı. Kimse bilerek yapmadı.”

Sevim Hanım sessizce oturma odasında sofrayı hazırlıyordu. En güzel örtü, özel günlerde çıkarılan porselen tabaklar… Yetmiş yaş, özel bir gün değil miydi? Bir haftadır alışveriş yapıyor, sabahın erken saatlerinden itibaren çocuklarının sevdiği yemekleri hazırlıyordu. Aylin için hamsili pilav, Emre için mantarlı patates kızartması, Selim için de krem şantili pasta…

“Elif, belki bir daha arasak?” diye sordu usulca. “Belki yetişebilirler?”

“Anne, yeter artık!” diyerek ayağa fırladı Elif. “Benim gitmem lazım. Mehmet çocuklarla baş edemez.”

“Azıcık bile oturamadın ki…”

“Ne var oturacak? Şu salatalar falan. Ben evde yerim.”

Sevim Hanım, en küçük kızının çantasını telaşla topladığını izledi. Sanki çok önemli bir yere yetişecekmiş gibi hızlı hızlı hazırlanıyordu.

“Tamam anne, üzülme. Bir dahakine herkes gelir, göreceksin.”

Bir yanak öpücüğü, kapının çarpılışı… Sevim Hanım altı kişilik hazırlanmış sofrada tek başına kaldı.

Boş tabaklara bakarak uzun süre öylece oturdu. Evdeki sessizliği sadece duvardaki saatin tik takları bozuyordu. Rahmetli eşinin otuzuncu yaş gününde hediye ettiği saat… O masada kaç bayram, kaç doğum günü, kaç mezuniyet kutlamışlardı?

Ayağa kalkıp sofrayı toplamaya başladı. Hamsili pilavı bir kaba koydu, komşu Neriman Hanım’a götürecekti. Mantarlı patatesi de buzdolabına yerleştirdi. Pastayı dilimleyip sakladı. Çok fazla dilim olmuştu.

Her şey toplandıktan sonra, eşinin koltuğuna oturup telefonunu eline aldı. Ekranda okunmamış mesajlar parlıyordu.

“Anneciğim, doğum günün kutlu olsun! Gelemediğim için özür dilerim. Çocuklar hasta, ateşleri yükseldi. Hafta sonu mutlaka uğrarım. Öpüyorum.” – Aylin’den.

“Anne, tebrikler! İşler kötü, belki işten atılacağım. Hediyeni Elif’e vereceğim. Sağlıklı ol.” – Emre, her zamanki gibi kısa ve öz.

“Canım annem, nice mutlu yıllara! İzmir’de kaldım, uçuş iptal oldu. Telafi ederim. Seni seviyorum.” – Selim, en küçük oğlu.

Herkes özür diliyor, herkes sevdiğini söylüyor, herkes mutlaka sonra geleceğini vaat ediyordu. Sevim Hanım telefonu kenara koyup gözlerini kapadı. Yorgunluk birden çökmüştü, ağır ve bunaltıcı.

Ertesi gün kapı ziliyle uyandı. Kapıda komşusu Neriman Hanım, elinde bir demet karanfille duruyordu.

“Sevimciğim, dünkü doğum günün kutlu olsun!” diyerek gülümsedi. “Özür dilerim, dün tebrik edemedim, torunun yarışması vardı.”

“Teşekkür ederim Neriman’cığım,” dedi Sevim Hanım çiçekleri alarak. “Gel içeri, çay içelim.”

“Kutlama nasıl geçti? Çocuklar geldi mi?”

Sevim Hanım çaydanlığı ocağa koyarken sustu. Neriman sözle anlatmaya gerek kalmadan anlamıştı.

“Yine mi gelemediler?”

“İşleri varmış,” diye cevap verdi Sevim Hanım alçak sesle. “İşler, çocuklar hasta…”

“Sevim, hiç mi söylemedin onlara bu günün senin için ne kadar önemli olduğunu?”

“Niye söyleyeyim? Küçük mü çocuklar, anlamıyorlar mı?”

Neriman başını iki yana salladı.

“Anlamaları gerekiyor ama anlamıyorlar işte. Benimkiler de öyle. Açıkça söylemezsen anlamıyorlar.”

Kalan pasta eşliğinde çay içtiler. Neriman pastayı övdü, tarifini istedi, torunlarından bahsetti. Sevim Hanım dinlerken düşündü: Kendi çocuklarıyla konuşmaktan daha rahat hissediyordu komşusuyla sohbet ederken.

“Sevim, hadi biz bir kursa yazılalım mı?” diye önerdi Neriman. “Ya da emekliler kulübüne gidelim. Hem dans var, hem şarkı söylüyorlar.”

“Aman Neriman, bana göre değil.”

“Peki sana göre olan ne? Çocuklar büyüdü, kendi hayatlarını yaşıyor. Sen de kendin için yaşasan?”

Neriman gittikten sonra Sevim Hanım onun sözlerini uzun uzun düşündü. Kendi için yaşamak? Bu nasıl bir şeydi ki? O hep başkaları için yaşamıştı. Önce ebeveynleri, sonra kocası, sonra çocukları… Kocası öldükten sonra bile çocukları için yaşamaya devam etmişti. Torunlara bakmış, yemek yapmış, çamaşır yıkamıştı.

Akşam telefon çaldı. Aylin’di.

“Anne, nasılsın? Doğum günün nasıl geçti?”

“İyiydi,” diye cevap verdi Sevim Hanım.

“Elif söyledi, ikiniz oturmuşsunuz. Ben anlattım ya, bizim burada kâbus gibi. Efe’nin ateşi, Zeynep öksürüyor. Doktor çağırdık.”

“Anlıyorum kızım. Çocuklar önemli.”

“Anne, öyle deme. Seni ne kadar sevdiğimi biliyorsun. Sadece işler kötü denk geldi.”

“Biliyorum.”

“B*Sevim Hanım derin bir nefes aldı ve kendine söz verdi: Artık sadece kendisi için yaşayacak, çünkü mutluluğu hak ettiğini sonunda anlamıştı.*

Rate article
Lifequest
Kalabalıkta Yalnız kalan