**Artık Çok Geç**
Aysel Hanım pencerenin önünde durmuş, son sarı yaprakları toplayan apartman görevlisini izliyordu. Bu yıl ekim ayı çok yağmurlu geçmişti ve yapraklar ıslak asfalta yapışmış, sanki toprağı bırakmak istemiyorlardı. Elinde bir saat önce komşusu tarafından getirilen buruşuk bir not vardı.
“Aysel, bir kadın seni aradı,” demişti Fatma Teyze, kâğıdı uzatırken. “Acil bir şeymiş, dedi. Bekleyemedi, hemen gitti.”
Notta kötü bir yazıyla şunlar yazılıydı: *”Anne seni bekliyor. Hemen gel. Durumu kötü. Deniz.”*
Aysel Hanım yazıyı hemen tanıdı. Deniz, küçük kız kardeşi, her zamanki gibi okunaksız yazmıştı. Okulda öğretmenler hep kızardı bu yüzden, o da sadece omuzlarını silker, “Ben yazar olmayacağım zaten,” derdi.
“Ne oldu, Aysel? Yüzün bembeyaz,” diye telaşlandı Fatma Teyze.
“Bir şey yok,” diye kısa cevap verdi Aysel Hanım ve kapıyı kapattı.
Şimdi o notla baş başaydı ve ne yapacağını bilemiyordu. Anne… En son ne zaman görüşmüşlerdi? Sekiz yıl mı, on yıl mı geçmişti? O korkunç kavgadan sonra konuşmamış, görüşmemişlerdi. Hatta Deniz’e, annesine kendisinden bahsetmemesini söylemişti.
“Bilsin ki tek kızı var,” demişti o zaman. “Böyle istiyorsa, böyle olsun.”
Her şey basit bir şeyle başlamıştı. Anne, köydeki evi satmak istemişti. Çocukluklarının geçtiği, her köşesinde anıların olduğu o evi. Ev babaanneden kalmıştı ve her kız kardeşin yarı hissesi vardı. Ama Aysel Hanım satışa kesinlikle karşıydı.
“Anne, ne yaptığının farkında mısın?” diye bağırmıştı küçük mutfakta. “Orası bizim geçmişimiz! Babam orada sebze ekerdi, Deniz’le saklambaç oynardık!”
“Aysel, sakin ol,” diye yorgun bir sesle cevap vermişti annesi. “Ev yıkılıyor, çatı akıyor. Tamir parası yok, vergiler de birikiyor. Satarsak, hiç olmazsa bir şey alırız.”
“Parayı umursamıyorum!” diye masaya yumruk atmıştı Aysel. “O ev giderse, sen de benim için ölürsün!”
Annesi uzun, hüzünlü bir bakış atmıştı ona, sonra sessizce,
“Peki, Aysel. Sen bilirsin.”
Ve satmıştı. Aysel’in onayı olmadan, her şeyi Deniz üzerinden hallettirmişti. Parayı da küçük kızına verirken,
“Ev biriktirsin, hep kirada yaşıyor,” demişti.
Aysel Hanım bunu tesadüfen öğrenmiş, köyden gelen bir komşusundan duymuştu.
“Aysel, evinizi yıktılar bile,” diye neşeyle anlatmıştı Neriman Teyze. “Yeni sahipleri tarlaya patates ekiyorlar. Yazlık yapacaklarmış.”
O akşam Aysel Hanım annesine gidip ne düşündüyse hepsini söylemişti. Söyledikleri acımasız ve affedici değildi. Annesi oturmuş ağlıyordu, o ise bağırıyor, içindeki bütün acıyı döküyordu.
“Beni ihanet ettin! Babamın hatırasına ihanet ettin!” diye hıçkırıyordu. “Para için! Hep şu Deniz’in istedikleri için!”
“Aysel, lütfen dur,” diye yalvarmıştı annesi.
“Seni bir daha görmek istemiyorum! Duyuyor musun? Benim için öldün artık!”
Ve kapıyı çarparak çıkmıştı, öyle ki camlar sarsılmıştı.
Sonrası uzun bir sessizlik olmuştu. Deniz barıştırmaya çalışmış, aramış, gelmiş, yalvarmıştı.
“Aysel, ne diye böyle inat ediyorsun? Anne her gün ağlıyor. Bizim için yaptım dedi, çocuklarımız iyi bir ev sahibi olsun diye.”
“Ağlasın,” diye soğuk cevap vermişti Aysel. “Önce düşünmeliydi.”
“Ne kadar sürecek bu? Ev sadece bir ev! Anne ise bir tane!”
“Hakkı yoktu!” diye bağırmıştı Aysel. “Anlıyor musun? Ben olmadan karar vermeye hakkı yoktu!”
Deniz kırılmış ve gitmişti. Aysel Hanım ise haksızlığı ve acısıyla baş başa kalmıştı.
Yıllar geçti. Aysel Hanım evlendi, bir oğlu oldu; Emre. Kocası bazen ailesiyle tanışmayı önermişti.
“Ailem yok,” diye kestirip atardı. “Yetimim ben.”
Mehmet üstelemezdi. Onun da zor bir ailesi vardı, her akraba mutluluk getirmeyebilirEmre büyüdükçe daha çok soru soruyordu, ama Aysel Hanım artık susmanın bedelini ödediğini anlamıştı ve tek umudu, annesinin bir yerlerden onu duyup affetmesiydi.




