Ayşe Hanım pencereye yaslanmış, avucunu cama dayamış, bahçıvan Mehmet’in son sarı yaprakları süpürüşünü izliyordu. Ekim ayı yağmurlu geçmişti ve içinde de aynı kasvet vardı.
“Anne, yine mi penceredesin?” diye seslendi içeri giren kızı Zeynep, kırklı yaşlara merdiven dayamıştı. “Çay ister misin?”
“Olur,” diye karşılık verdi Ayşe Hanım, arkasını dönmeden. “Zeynepçiğim, kilerde neden tıkırtı var? Dün gece duydum, bu sabah yine.”
Zeynep yüzünü buruşturup çaydanlığı ocağa koydu.
“Fare olmalı. Ya da eski borular. Anne, lütfen kendine olmayan şeyler kurma. Bu bina altmışlı yıllarda yapılmış, her yeri gıcırdar zaten.”
“Hayır, fare değil. Fareler farklı ses çıkarır, bu tamamen tıkırtı. Sanki içeriden biri vuruyor.” Ayşe Hanım kızına döndü. “Belki bir bakalım?”
“Dün baktık ya anne! Orada eski eşyalarımız, babanın aletleri, turşu kavanozları var. Başka bir şey yok.”
Ayşe Hanım derin bir nefes aldı. Bir ay önce kalp krizi geçirmiş, şimdi kızı bir anaç tavuk gibi peşinde dolanıyor, tek başına bırakmaya korkuyordu. Kendi evinden taşınmış, işten izin almıştı. Ayşe Hanım ise kendini yük gibi hissediyordu.
“Zeynep, sen eve gitsen. İyiyim ben. Hem Murat da seni özlemiştir.”
“Murat idare eder. Ama sana bir şey olursa kendimi affetmem,” dedi Zeynep, demliği kaynatıp annesine bir fincan çay uzattı. “Sıcak sıcak iç.”
Mutfak masasına oturmuşlardı ki tıkırtı yeniden başladı. Net ve ritmik—bir, iki, üç, dur, sonra yine bir, iki, üç.
“Duydun mu?” Ayşe Hanım kızının koluna yapıştı. “İşte, yine başladı.”
Zeynep kaşlarını çatarak dinledi. Tıkırtı tekrarlandı.
“Gidip bakalım,” diyerek ayağa kalktı.
Kiler mutfağın arkasındaydı, küçük, loş bir dolaptı. Zeynep ışığı yakıp etrafa baktı. Raflarda kavanozlar, eski kutular, babasının alet çantası duruyordu.
“Gördün mü? Kimse yok.”
“Şu ne pek?” Ayşe Hanım uzaktaki rafı işaret etti, üzerinde tanımadıkları bir kutucuk vardı.
Zeynep yaklaştı. Kutu eski, koyu renk ahşaptan yapılmış, pirinç köşeleri olan bir şeydi. Kapağına tılsımlı yazılar gibi şekiller oyulmuştu.
“Bu nereden çıktı?” diye şaşırdı Zeynep. “Hiç hatırlamıyorum.”
“Ben de.” Ayşe Hanım elini uzattı, ama kızı durdurdu.
“Dokunma. Belki komşular bırakmıştır? Ya da kapıcı? Mehmet Amca’ya soralım, o her şeyi bilir.”
Kadınlar kilerden çıktı, ama Ayşe Hanım birkaç kez geriye baktı. İçinde bir huzursuzluk vardı. Kilerden çıkınca tıkırtı kesilmişti.
Akşam Zeynep kocasını aradı.
“Murat, nasılsın? Annem yine tuhaf hareketler ediyor. Kilerde tıkırtı duyduğunu söylüyor. Garip bir kutu bulduk.”
“Doktora götürsen?” diye önerdi Murat. “Kalp krizinden sonra bazı şeyler görebilir insanlar. Halüsinasyon gibi.”
“Halüsinasyon değil bu. Ben de duydum. Kutu da gerçekten orada. Yarın kapıcıya soracağım.”
“Açtın mı hiç?”
“Hayır, annem dokunmama izin vermedi. Ürkütücü görünüyor.”
“İyi yapmışsınız. Ne olduğu belli değil…”
Sabah Ayşe Hanım tıkırtıyla uyandı. Ses daha gür, daha ısrarcıydı. Mutfağa gitti. Zeynep, salondaki kanepede hâlâ uyuyordu.
Tıkırtı giderek artıyordu. Ayşe Hanım kiler kapısına yaklaştı, kulağını dayadı. Ses tam da o uzak raftan geliyordu.
“Kim var orada?” diye fısıldadı.
Ses kesildi. Sessizlik. Sonra—tek, güçlü bir vuruş.
Ayşe Hanım geri çekildi, kalbi hızla çarptı. Koşarak kızını uyandırdı.
“Zeynep! Kalk çabuk!”
“Ne oldu anne?” Zeynep korkuyla uyandı.
“Orada… Kilerde… Bana cevap veriyor!”
“Nasıl yani?”
“Sordum, kim var diye, bir kere vurdu. Sanki cevap verdi!”
Zeynep yüzünü ovuşturdu, saate baktı. Sabahın altısıydı.
“Emin misin?”
“Kesinlikle. Birini çağıralım. Ya da… papaza?”
“Papaza mı?” Zeynep şaşırdı. “Anne, sen hiç dindar değildin ki.”
“Şimdi inanmaya başlıyorum. Bu dünyada anlamadığımız şeyler var.”
Kahvaltıdan sonra kapıcı Mehmet’i aradılar. Yaşlı adam, apartman önündeki yolu süpürüyordu.
“Mehmet Amca,” diye seslendi Zeynep. “Siz mi bıraktınız kilere o kutuyu? Dün bulduk, nereden geldi bilmiyoruz.”
Mehmet’in yüzü değişti. Solgunlaştı, süpürgeyi bıraktı.
“Hayır, hayır… İyi değil bu. Açmadınız değil mi?”
“Hayır. Neden, biliyor musunuz?”
“Biliyorum. O kutu 14 numarada oturan Hatice Hanım’a aitti. Hatırlar mısınız onu?”
Ayşe Hanım başını salladı. Hatice Hanım üç yıl önce ölmüştü, kimsesiz bir kadındı.
“Ölmeden önce bana tembih etmişti: ‘Bu kutuyu açma, kimseye verme, toprağa göm.’ İçinde kötü bir şey olduğunu söylemişti.”
“Ne yaptınız peki?”
“Götürüp mezarlığa gömdüm. Derine… Ama görünüşe göre geri dönmüş.”
Kadınlar birbirlerine baktı.
“Mehmet Amca, bu saçmalık,” dedi ZeynepAyşe Hanım kutuyu açtığında içinden hiçbir şey çıkmadı, sadece eski bir ayna parçası gördü ve o an anladı ki asıl tehlike, merakının peşinden giderken kaybettiği kendi yansımasıydı.




