Fatma Hanım her zamanki gibi sabahın beşinde uyandı. Kırk yıllık fabrika alışkanlığı, emekli olduktan üç yıl sonra bile onu bırakmamıştı. Eşi Mehmet Bey’i uyandırmadan sessizce mutfağa geçti, çaydanlığı ocağa koydu. Pencerenin dışında hâlâ karanlık vardı, ama biliyordu ki güneş yakında doğacaktı.
Bugün özel bir gündü. Bugün okullar açılıyordu ve torunu Elif ilk kez okula adım atacaktı. Fatma Hanım, küçük kızdan daha heyecanlıydı. Bütün hafta okul formasını düzeltti, çantasını kontrol etti, defterlerini saydı. Mehmet Bey ise sadece başını sallayıp, “Deli misin sen?” diye mırıldandı durdu.
“Niye böyle telaşlanıyorsun? Oğlum kendi başına okula gitti, bir şey olmadı,” dedi.
“Ama ben ilk olmak istiyorum,” diye cevapladı Fatma Hanım. “Okul kapısında onu ilk ben karşılayacağım, ilk ben tebrik edeceğim.”
Mehmet Bey, eşinin bu arzusunu anlamıyordu. Torunlara büyükannelerin bu tür şeylerde karışmasının gereksiz olduğunu düşünüyordu. Ama Fatma Hanım’ın farklı bir bakışı vardı. Otuz yıl önce oğlu Ahmet’i ilkokula başlatırken yaşadıklarını hatırlıyordu. O zamanlar iki vardiya çalışıyor, eve ancak gece geç saatlerde gelebiliyordu. Ahmet’in ilk gününde onu okula toplantıya babaannesi, yani kendi annesi götürmüştü. Fatma Hanım ise fabrikanın önünde durmuş, içinde biriken öfkeyle ağlıyordu.
“Üzülme,” demişti komşusu Hatice o gün. “Oğlun büyüyüp torun sahibi olunca, telafi edersin.”
Şimdi tam da onu yapıyordu.
Çay demlendi, mis gibi kokuyordu. Fatma Hanım, güllü fincanına doldurduğu çayını alıp masaya oturdu. Pencerenin önünde üç buket duruyordu. Birini dün pazardan almıştı, ikincisini bahçesinden toplamıştı, üçüncüsünü ise Mehmet Bey akşam getirmişti. “Boş iş,” diye söylenmişti ama yine de eli boş gelmemişti.
“Üç buket fazla değil mi?” diye sormuştu Fatma Hanım.
“Ya öğretmen birden fazlaysa?” diye omuz silkmekle yetinmişti Mehmet.
Saat yediye gelmeden Fatma Hanım duşunu almış, en güzel elbisesini giymişti – özel günler için sakladığı mavi beyaz puantiyeli olanı. Saçını taradı, dudaklarına hafif bir ruj sürdü. Aynada karşısında endişeli gözlerle bakan şık bir kadın duruyordu.
“Ne oldu, randevuya mı gidiyorsun?” diye sordu Mehmet Bey uykulu bir sesle.
“Torunum için güzel görünmek istedim,” dedi Fatma Hanım.
“Zaten güzelsin,” diye mırıldandı Mehmet yastığa gömülerek.
Saat yedi buçukta Ahmet aradı.
“Anne, yola çıkıyoruz. Elif çok heyecanlı, bütün gece uyuyamadı.”
“Ben hiç uyumadım,” itiraf etti Fatma Hanım. “Okula gidiyorum, bekleyeceğim.”
“Anne, tören saat dokuzda başlıyor.”
“Biliyorum. Ama ilk ben olmak istiyorum.”
Ahmet iç çekti. Annesinin bu tür davranışlarına alışkındı. Elif doğduğundan beri Fatma Hanım on yıl gençleşmiş gibiydi. Torunuyla koşturup duruyor, parka götürüyor, oyuncaklar alıyordu. Ahmet ve eşi Ayşe hâlâ şaşkınlıkla izliyorlardı.
“Tamam anne. Ama üşütme, hava serin.”
Fatma Hanım buketleri aldı, çantasına Elif için şekerler attı ve okula doğru yola koyuldu. Yürüyüş mesafesindeki okula gitmesi on beş dakika sürüyordu, ama acele etmedi. Sabahın tadını çıkarmak, o anı hissetmek istiyordu.
Okulun kapısında zaten bir kadın duruyordu. Fatma Hanım’ın içi burkuldu – demek ki ilk o değildi. Yaklaşınca üçüncü kattan komşusu Emine Hanım’ı tanıdı.
“Siz de mi törene geldiniz?” diye sordu Fatma Hanım.
“Torunum bugün başlıyor,” diye başını salladı Emine Hanım. “Ya siz?”
“Torunum. Elif.”
Kadınlar yan yana durup çocuklardan, okuldan, zamanın nasıl hızlı geçtiğinden konuştular. Emine Hanım güzel bir sohbetti. Sağlık ocağında hemşirelik yapmış, yeni emekli olmuştu.
“Biliyor musunuz,” diye açıldı Fatma Hanım’a, “hep torunumu okula götürmeyi hayal ettim. Tek kızım vardı, geç evlendi. Torunum olacak mı diye endişeleniyordum.”
“Bense tam tersini yaşadım,” dedi Fatma Hanım. “Oğlumu okula götüremedim, çok çalışıyordum. Şimdi telafi ediyorum.”
Yavaş yavaş okulun önünde başka nineler ve dedeler de toplanmaya başladı. Hepsi şık, heyecanlı, ellerinde çiçeklerle. Fatma Hanım onlara bakarken herkesin kendi hikâyesi olduğunu düşündü.
Derken yandaki evden Neriman Hanım geldi. Torununu tek başına büyütüyordu, kızı bir kazada vefat ettikten sonra. Küçük kız Zeynep utangaçtı, Neriman Hanım okulda zorlanacak diye endişeleniyordu.
“Zeynep nasıl?” diye sordu Fatma Hanım.
“Çok tedirgin. ‘Diğer çocuklar elbiseme güler,’ diye korkuyor. Halbuki elbise çok güzel, ben diktim,” dedi Neriman Hanım üzüntüyle.
“Çocuklar iyidir, alay etmezler,” diye teselli etti Emine Hanım. “Önemli olan Zeynep’in kendine güvenmesi.”
Bu sırada koca bir glayöl demetiyle bir dede yaklaştı. Fatma Hanım onu tanımıyordu, ama kendini tanıttı – Selahattin Bey. Torunu evlatlıktı, eşiyle birlikte bir yetimhaneden almışlardı.
“Gamze bizim akıllı kız,” diye gururla anlattı. “ZatenFatma Hanım, Elif’in gözlerindeki mutluluğu görünce anladı ki sevginin en büyük hediyesi, önemli anlarda yanında olmaktı.




