Kopmuş Saplı Valiz Gibi…

“Tolga, artık bana gelme. Tamam mı?” diye sakin bir şekilde söyledim.

“Ne diyorsun? Bugün mü gelmeyeyim?” diye şaşırdı Tolga.

…Sabahın erken saatleriydi, Tolga zaten koridorda kapıda duruyordu. İşe yetişmeye çalışıyordu.

“Hayır, hiç gelme,” diye açıkladım.

“Hmm… Ne oldu Derya? Neyse, sana öğlen arasında ararım,” diyerek aceleyle bir öpücük kondurup koşarak uzaklaştı. Kapıyı kapattım. Derin bir nefes aldım.

…Bu sözleri söylemek benim için hiç kolay olmamıştı. Çok bekledim. Tolga neredeyse ailem gibiydi.

O gece tutkulu ve doyumsuzdum. Vedalaşıyordum. Tolga hiçbir şey anlamamıştı, fark etmemişti. Sadece şaşırarak:

“Derya! Bugün harikasın. Bir tanrıça gibi! Hep böyle ol, aşkım!” demişti.

…Eskiden ailecek dosttuk. Ben, kocam Ramazan, Tolga ve eşi Sibel (ona sevgiyle “Sibelo” derdi).

Gençliğimiz gürültülü, yorulmak bilmez ve deli doluydu. Doğrusunu söylemek gerekirse, Tolga hep hoşuma gitmişti. Bir elbise, ayakkabı ya da çanta aldığımda, biraz da onun için alıyordum. Acaba Tolga beğenir mi diye düşünürdüm. Sibel ise en yakın arkadaşımdı.

Birlikte ne çok şey yaşadık! Anlatmakla bitmez. Tolga’nın bana hisleri olduğunu biliyordum ama aramızda hep bir mesafe vardı.

Bulunduğumuz ortamlarda bana sıkıca sarılır, kulağıma fısıldardı:

“Deryacığım, seni çok özledim!”

Bence ailecek dost olan insanların arasında mutlaka bir çekim olur. Erkekler kadınlara ya da tam tersi. İnsan zaafları olan bir varlık. Kimi kimseye aşık olur, kimi de arkadaşının eşine. Belki de bu yüzden dostlukları vardır. Belli bir zamana kadar… Ben erkekle kadının arkadaşlığına inanmıyorum. Mutlaka aralarında ya bir geçmiş vardır, ya şimdi vardır, ya da gelecekte olacaktır. Bu, samanlıkta ateş yakmaya benzer. Er ya da geç, her şey yanıp kül olur. Belki istisnalar vardır ama çok nadir.

…Ramazan, Sibel’e baktıkça ağzının suyu akardı. Bunu defalarca fark ettim ve kafasına bir şaplak attığım oldu.

Gülerek savuştururdu:

“Derya, kafayı ütüleme! Biz dostuz ya!”

Sonra da şakayla karışık eklerdi:

“Günah işlemeyen ölüdür!”

Sibel’e kendim kadar güveniyordum. O asla sınırı geçmezdi. Ama benim Ramazan başka bahçelerin çileğini toplamayı severdi. Nitekim yirmi yıl sonra boşandık. Ramazan, bir “çileğe” takılıp onun “bebek” laflarına kanınca yeniden evlendi. Çocuklarımız da büyüyüp evden ayrılmıştı zaten. Bir bavul hazırlayıp onu ikinci evliliğine uğurladım.

“İşte geldi bekarlığın tadı,” diye başta üzülmüştüm.

Sibel ve Tolga sık sık ziyaretime gelip beni teselli etmeye çalışıyorlardı. Ama aslında fazla da üzgün değildim. Yine de, tek başına geçen bayramlar zor oluyordu. Evin içinde amaçsızca dolanıp duruyordum. Bayramlarda yalnızlık daha bir batardı. Kimseyle atışamıyor, kavga edemiyor, ağlayamıyorsun sonuçta.

…Üç yıl sonra Tolga dul kaldı. Evet, ölümden ne dua kurtarır ne de dua. Sibel bir yıl boyunca acı çekti ve vefat etmeden önce kocasını bana emanet etti.

Şöyle dedi:

“Derya, Tolyacığıma göz kulak ol. Başka bir kadına kaptırmak istemiyorum. Zaten seni hep sevmiştir, bunu biliyorum. Birlikte yaşayın.”

Tolga, yasını tuttuktan sonra, mezar taşını diktirip güzel çiçekler ekti. Zamanla bana gelmeye başladı. Ona destek oldum, acısını paylaştım. Onu sevgiyle, şefkatle sarıp sarmaladım. Beraber güldüğümüz, hüzünlendiğimiz çok şey vardı.

…Hayatta çok şey paylaştık. Ama zaman geçtikçe bu ilişki bana ağır gelmeye başladı. Tolga’nın her hareketi sinirime dokunuyordu. Nedensiz yere tartışıyordum. Artık anlamıştım ki, bu ilişki bana göre değildi!

Kokusu bile tuhaf geliyordu. Yatağı soğuktu, esprileri komik değildi. Tolga sanki renkleri hiç görmemiş biri gibi konuşuyordu. Lafı hiç bitmiyordu ama söyledikleri bomboştu. Aşırı titiz, seçici, yemek konusunda huysuzdu. Kısacası, ay gibi parlıyordu ama güneş değildi. Demek ki Sibel onu çok sevmiş ki katlanmış…

İçimde bir huzursuzluk başladı. Belki de artık yalnız yaşamaya alışmıştım. Tolga’ya olan bütün hislerim uçup gitmişti. Onu gördükçe sinirlerim tepeme çıkıyordu. Sonunda ayrılmayı teklif ettim. Kendime söz verdim: bir gece unutulmaz bir veda yaşayacak (böylece hatırlasın!) ve ondan sonsuza kadar uzaklaşacaktım.

Tolga ise delicesine beni seviyor, her şeyin harika olduğunu düşünüyordu. Tüm huysuzluklarıma masum bir gülümsemeyle karşılık veriyordu. Ellerimi öpüyor, gözüyle bile incitmiyordu. Hiç tartışmaz, hiç küsmezdi.

Bazen safça gülümseyip:

“Deryacığım, kızma. Ben hallederim. Benden kurtulamazsın. Bırakma beni, kim seni benim kadar sevecek?” derdi.

Haklıydı da… Kim sevecekti? Bu sözler karşısında mum gibi erirdim.

…Tolga öğlen arasında aradı.

“Derya! Ne oldu? İyi misin?” diye telaşlandı.

“İyiyim. Erken gel, seni çok özledim,” diye mırıldandım.

Eh, ne yapalım? SenArtık biliyordum ki, bu kopmuş sapçıklı valiz hayatımdaki her şey gibi, taşımaya değer bir yük değil, sadece bir anıydı.

Rate article
Lifequest
Kopmuş Saplı Valiz Gibi…