Kırmızı Şapka

**GÜLŞAH’IN GÜNLÜĞÜ**

Yaşlı Hatice, solgun, kırışıklarla kaplı yanaklarından süzülen gözyaşlarını silip duruyordu. Ara sıra ellerini sallayıp anlaşılmaz mırıltılar çıkarıyordu. Sanki bebek gibi geveleyen bu kadını görünce köyün erkekleri şaşkın şaşkın başlarını kaşırken, etrafını saran kadınlar onu anlamaya çabalıyordu.

Şafak söktüğünden beri, çılgına dönmüş bir halde köyde koşturup pencerelere vuruyor, ağlıyordu. Zaten doğuştan dilsizdi, aklı da pek yerinde değildi. Köylüler ondan uzak durur ama incitmezlerdi. Ne olduğunu anlayamayıp Mehmet’i çağırdılar. Sarhoşluğu ve şakalarıyla tanınan Mehmet, Hatice’nin evine girip çıkan tek kişiydi, karşılığında akşam yemeği ve bir şişe rakı alırdı.

Nihayet geldi. Hâlâ ayılamamış, perişan halde kalabalığın arasından sıyrıldı. Hatice adamın üzerine atıldı, hıçkırıklara boğularak ellerini savurdu. Onu sadece Mehmet anlıyordu. Kadın sussun diye bekleyen köylülere kara kara baktı.

— Hadi anlat! — diye bir ses yükseldi kalabalıktan.
— Gülşah kaybolmuş! — dedi Mehmet, Hatice’nin yedi yaşındaki torunundan bahsederek.

— Nasıl kaybolmuş? Ne zaman? — diye haykırdı kadınlar.
— Diyor ki, annesi gece gelip almış onu! — Mehmet korkuyla mırıldandı.

Kalabalıkta bir uğultu yayıldı. Kadınlar istavroz çıkardı, erkekler sinirle sigaralarını yaktı.

— Ölü bir kadın çocuğunu nasıl çalabilir? — diye itiraz etti biri.

Herkes biliyordu ki, Gülşah’ın annesi Lale, üç ay önce bataklıkta boğulmuştu. Tıpkı ninesi gibi o da dilsizdi. Kadınlarla ormanda meyve toplamaya gitmiş, sonrasında işte felaket olmuştu. Nasıl olduysa, geride kalmış, yolu şaşırmıştı. Bataklığa saplanmış, ama yardım için bağıramamıştı. Kim duyabilirdi ki onu? Böylece Gülşah yetim kalmış, yaşlı Hatice’nin omuzlarına yük binmişti. Babası olsaydı neyse, ama kimse bilmiyordu kimden olduğunu. Lale, bu sırrı mezara kadar götürmüştü.

— Yoksa Mehmet mi baba? — diye fısıldaşanlar oldu. Gençti, bekârdı. Eve girip çıkıyordu. Ama o hep reddetmişti.

Hatice tekrar acıyla inledi, ellerini sallamaya başladı.

— Ne diyor şimdi? — diye merakla sordular.
— Diyor ki, her gece Lale’nin hayaleti evin etrafında dolaşıyormuş. Hatice mum yakmış, kapı ve pencerelere haç işaretleri çizmiş. Kendisini ve torununu kötülüklerden korumaya çalışmış. Ama Lale durmamış, eşikleri dolaşmış, pencereden bakmış. Kızını usulca çağırmış. Bu gece de ay ışığında solgun, ölü gözleriyle durmuş pencerenin önünde.

Gülşah merakla pencereye yaklaşınca, Hatice kızı azarlayıp uzaklaştırmış. Ama tam o sırada perdeyi aralamış. Belki de göz yanılmasıydı, belki de Hatice uyuyakalmıştı. Ölü, Gülşah’ı kandırıp almıştı!

Mehmet alnındaki teri sildi: — Aramalıyız!

Erkekler dişlerini gıcırdatıp dağıldı. Kimi tüfek, kimi köpeklerini aldı. Mehmet de ertesi günün çilesini unutup arama için hazırlandı.

Önce bahçeler, sonra mezarlık kontrol edildi. Boşunaydı. Şimdi ormana, sonra da Lale’nin öldüğü o lanetli bataklığa gitmek gerekiyordu. Sigaralarını içip yola koyuldular.

Ormanın eşiğinde çıplak çocuk ayak izleri buldular. Köpekler havlayarak derinliklere daldı. Uzun süre oradan oraya koşturup sahiplerini yordular. Sanki bilerek şaşırtıyorlardı.

Akşamın gölgeleri ormana çökerken, köpekler bitkin düştü. Sahipleri de. Genç olanlar bataklıkta aramaya devam etti.

Mehmet dikkatle ilerliyordu. O kadar dalgındı ki, gruptan ayrıldığını fark etmedi. Ama bataklığı iyi bilirdi, devam etti.

— Neredesin Gülşah? — diye mırıldandı.

Birkaç yüz metre ötede gıcırtılı bir ses duyuldu. Kocaman bir karga, çam dalına tünemiş, gözlerini Mehmet’e dikmişti.

— Gaaak!

Adamın kalbi hızla çarptı. Kuşun sesindeki tını dikkatini çekti. Hızla ilerledi.

Yumuşak yosunların üzerinde, kıvrılmış uyuyan bir kız çocuğu vardı.

— Gülşah! — diye fısıldadı Mehmet, korkarak.

Kız gözlerini açtı, adama baktı.

— Yaşıyor! — Sevindi adam, gömleğini çıkarıp ona sardı.

— Buraya nasıl geldin? — diye sordu, cevap beklemeden. Çünkü o da annesi gibi dilsizdi.

— Annemle geldim.

Mehmet irkildi: — Vay canına! — Kızı kucağına alıp bataklıktan uzaklaştı.

— Hadi bakalım, bir şey daha söyle.

— Annem bataklık cinlerinden biriyle evlendi. Beni de almak istedi ama izin vermediler.

— Kim vermedi?

— Dedem. Çok yaşlı, ama güçlü ve bilge. İnsanlar ona Orman Baba der. Annemi azarladı: “Kendi çocuğuna kıymak olmaz!” dedi. Benim bataklıkta işim yok. İnsanlara faydam dokunacak.

Mehmet şaşkınlıkla dinledi.

— Şimdi her şeyi biliyorum. Ağaçların konuştuğunu, otların fısıldadığını… Ve senin babam olduğunu!

Mehmet dondu. Yavaşça kızı yere indirdi, diz çöküp yüzüne baktı.

— Bunları da mı dedi o ihtiyar?

— Evet! — Gülşah boynMehmet, kızının sıcacık sarılışında hayatının gerçek anlamını buldu ve bir daha asla rakıya eli gitmedi, Gülşah ise büyüdüğünde köyün şifa dağıtan bilge kadını oldu, her derde deva buldu, ama o geceyi ve Orman Baba’nın sırrını asla unutmadı.

Rate article
Lifequest
Kırmızı Şapka