Bugün günlüğüme yazacak çok şey var. Hayat bazen insana beklenmedik dersler veriyor. Her zaman gururlu bir insan oldum, kimseye el açmadım. Emekli öğretmen olarak geçimimi emekli maaşımla sağlıyorum, İstanbul’un mütevazı bir semtindeki evimde kızım Ayşe ve torunum Elif’le mutlu mesut yaşıyordum.
Elif benim her şeyim. On sekiz yaşında, pırıl pırıl bir genç kız. Liseyi bitirmek üzereydi ve mezuniyet balosu yaklaşıyordu. Kendi gençliğimi hatırladım; baloların ne kadar önemli olduğunu biliyordum. Hayatın dönüm noktalarından biriydi çünkü.
Bu yüzden Elif’in “Ben baloya gitmeyeceğim” dediğini duyunca yüreğim sızladı.
“Anneanne, hiç önemi yok! Evde annemle film izleyeceğiz daha güzel,” diye ısrar etti telefonun diğer ucunda.
“Ama yavrum, ömürde bir kere yaşanacak bir gece. Ben babanla tanışmıştım o baloda. Takım elbisesi bile arkadaşındandı ama nasıl da yakışıyordu ona…” diye gülümsedim anılarıma dalarak.
“Bilmiyor musun, balo elbiseleri çok pahalı. Buna para harcamaya değmez,” dedi iç çekerek.
Daha fazla konuşamadan, “Sınavlarım var” deyip kapattı telefonu.
Bir süre boşluğa baktım. Elif’in kalbini biliyordum. Maddi sıkıntılar yüzünden gitmek istemiyordu. Kızım Ayşe asgari ücretli bir işte çalışıyordu, ben de emekli maaşımla idare ediyordum.
O gece dolabın arkasındaki küçük ahşap kutuyu açtım. İçinde biriktirdiğim beş bin lira vardı – cenazem için kenara koymuştum. Ama birden fark ettim ki belki de bu parayı şimdi harcamalıydım.
Ertesi sabah en şık alışveriş merkezine gittim. En iyi lacivert bluzumu giymiş, eldivenlerimi takmıştım. Bastonumun tıkırtılarıyla vitrinlerin parıltılı ışıklarında ilerlerken bir butik gördüm. Tam Elif’in hayal edebileceği türden elbiseler vardı içerde.
“Merhaba, ben Aslı. Yardımcı olabilir miyim?” diye sordu şık giyimli bir kadın. Göz ucuyla süzdüğünü hissettim.
“Torunum için balo elbisesi arıyorum. Prenses gibi hissetsin istiyorum,” dedim gülümseyerek.
“Elbiselerimiz en az üç bin liradan başlıyor. Kiralık değiller,” dedi soğukça.
“Tamam, sadece bakmak istiyorum,” dedim nazikçe.
Aslı kesik kesik güldü. “Bütçenize uygun bir şey arıyorsanız çarşıya gitseniz daha iyi olur. Burası… farklı bir müşteri kitlesine hitap ediyor.”
Yüreğim acıdı ama ses çıkarmadım. Elbiselerin arasında gezinirken Aslı adeta peşime takılmıştı.
“Kamera sistemimiz çok gelişmiş. Yani o eski çantanıza bir şey saklamayı düşünüyorsanız…” diye ekledi.
Gözyaşlarımı tutamadım. Dükkandan çıkarken çantam elimden düştü, eşyalar yerlere saçıldı. O anda genç bir polis memuru yanıma çöktü.
“Teyzeciğim, yardım edeyim mi?” diye sordu sıcak bir sesle. Yüzü daha çocuktu ama gözleri olgundu.
Adı Mehmet Yılmaz’mış. Ona her şeyi anlattım – Elif’i, birikimlerimi, Aslı’nın davranışını.
Mehmet’in yüzü sertleşti. “Kabul edilemez,” dedi. Hemen elimden tutup dükkana geri götürdü.
Aslı bizi görünce dondu. “Size söylemiştim – oh, memur bey! Hoş geldiniz!” diyerek tavır değiştirdi.
Mehmet soğuk soğuk baktı. “Bu hanımefendi elbise alacak. Ve buradan elbisesiz ayrılmayacağız.”
Mağaza müdürü geldiğinde özürler yağdırdı. Seçtiğim lila renkli, omuzları nakışlı elbiseye büyük indirim yaptılar. Mehmet de yarısını ödemekte ısrar etti.
Dükkandan çıkarken Aslı’nın müdür tarafından azarlandığını duyduk.
Güneşin altında Mehmet’e baktım. “Sen iyi bir çocuksun Mehmet. Bu dünyada senin gibi insanlara ihtiyaç var.”
Utangaçça gülümsedi. “Sadece görevim teyzecik.”
Sonra cesaretimi toplayıp sordum: “Bu hafta sonu planın var mı?”
Şaşırdı. “Yok, neden sordunuz?”
“Elif’in mezuniyetinde küçük bir kutlama yapacağız. Gelirsen çok seviniriz. Pastamız ve… güzel bir elbise giymiş genç bir kız olacak,” dedim göz kırparak.
Mehmet’in yüzü aydınlandı. “Onur duyarım.”
O hafta sonu Elif lila elbisesiyle salona girdiğinde gözleri parlıyordu. “Anneanne… bu harika!” diye fısıldadı.
“Sen harikasın yavrum. Hadi git, anılar biriktir,” dedim.
Ve o gece Elif, sevdiklerinin arasında dans ederken, kalabalıkta Mehmet’i gördüm. İyiliğin nasıl mucizeler yarattığını düşündüm. Hayat bize bazen en beklenmedik yerlerde yardım eli uzatıyor.




