Sabahları kim daha erken kalkar diye pencereden komşuyu gözetlerken, Leyla mutfağın camında durmuş, bayat simidine tereyağ sürüyordu. Dışarıda İstanbul’un o bildik puslu havası vardı, yağmur ince ince çiseliyordu; tıpkı son günlerdeki iç sıkıntısı gibi. Tam o sırada alt kattaki Fatma Teyze’yi gördü, pazardan dönerken market poşetleriyle zorlanıyordu.
“Anneciğim, Fatma Teyze yine dolmuş dolmuş geldi,” diye seslendi Leyla, salonda eski bir dergiyi karıştıran Emine Hanım’a. “Yardım edeyim mi?”
“Kimmiş benim komşum?” diye homurdandı kadın başını kaldırmadan. “Tanımadığım teyze işte. Zaten oğlu var, o yardım etsin.”
Leyla suratını astı ama ses çıkarmadı. Son zamanlarda Emine Hanım iyice diken üstünde oturuyordu sanki, dokunmaya korkarsın. Oysa eskiden mahallede kimin işi sıkıntıya girse ilk o koşardı.
“Oğlu Almanya’da çalışıyor anne işte,” diye fısıldadı Leyla ceketini giyerken. “Markete çıkayım bari, poşetleri taşımada yardım ederim.”
“Hadi git kızım, sen bilirsin,” diye mırıldandı Emine Hanım. “Herkesin derdine koş da, bizim kapımızın bekçisi sensin zaten.”
Leyla kapıda durdu, kırk yıldır anne dediği bu kadının yüzüne baktı. Zayıcık bedeni, gri saçları sıkı bir topuzdu, koltuğa oturmuş küçülmüştü adeta. Derinleşen çizgileri, dergi sayfalarını çevirken titreyen elleri…
“Bir şey ister misin anne, alayım?” diye yumuşak sesle sordu.
“İstenecek neyim var? Gittiğin yere git artık.”
Tam merdiven sahanlığında, soluk soluğa dinlenen Fatma Teyze’yle karşılaştı.
“Fatma Teyzeciğim, bırakın ben taşıyayım şunları,” diyerek bir poşeti aldı Leyla.
“Ah sağ ol canım kızım!” diye iç geçirdi komşu. “Eskiden böyle zorlanmazdım. Yaş işte.”
Her katta durarak çıktılar yavaş yavaş.
“Emine Hanım nasıl peki?” diye ihtiyatla sordu Fatma Teyze. “Bir süredir gören olmadı.”
“İyi sayılır,” diye geçiştirdi Leyla. “Bazı günler iyi, bazılarında durgun.”
“Anladım, anladım. Benim teyzem de öyleydi…” Fatma Teyze sözünü yarım bıraktı ama Leyla ne demek istediğini anlamıştı.
Poşetleri kapıya kadar taşıyıp eve döndü Leyla. Emine Hanım hâlâ koltuğundaydı ama dergiyle ilgilenmiyordu. Dalgın dalgın bir noktaya bakıyordu.
“Anneciğim, çay demlesek mi?” diye önerdi Leyla, üzerini çıkarırken.
“Anneciğim…” diye tekrarladı Emine Hanım, sesinde garip bir ton vardı. “Bana böyle mi hitap ediyorsun?”
Leyla donup kaldı. İşte o ton, içini titretti.
“Evet anne. Yoksa?”
“Ama ben senin annen değilim ki,” diye fısıldadı Emine Hanım, ona dönerek. “Ben senin kimseyim.”
Leyla içinin daraldığını hissetti. Geliyorum diyen o andı işte. Aylardır korktuğu, Emine Hanım’ın bazen ona anlamsızca baktığı anlarda gözünü kaçırdığı şey.
“Ne diyorsun sen anne?” diye yanına çöna serilen Leyla, elini tuttu. “Tabii ki annemsin benim. Kanımdan canımdan.”
“Hayır,” diye inadına başını salladı Emine Hanım. “Şimdi hatırladım. Hepsi aklıma geldi. Sen benim kızım değilsin. Sen… sen yabancısın.”
Leyla’nın boğazı düğümlendi. Bu günün geleceğini biliyordu. Doktorlar söylemişti, hastalık ilerleyip hafıza gittikçe sık sık yanıltacak diye. Ama Emine Hanım’ın tam da *bunu* hatırlayacağını tahmin etmemişti.
“Anne, dinle beni,” diye başladı Leyla sesini tutmaya çalışarak. “Evet, haklısın. Sen doğurmadın beni. Ama beni sen büyüttün. Beni sen sevdin. Annem sensin işte.”
“Büyüttüm…” diye alnı kırıştı Emine Hanım, bir şey hatırlamaya çalışır gibi. “Evet, büyüttüm. Seni getirdiler… miniciktin. Durmaz ağlar, yemek yemezdin.”
“Evet anne. Üç yaşındaymışım.”
“Üç…” diye tekrarladı Emine Hanım. “Peki annen nerede? Gerçek annen?”
Leyla gözlerini kapadı. İşte bütün hayatı boyunca kaçındığı bu konuşmaydı. Emine Hanım hiç detay vermemiş, Leyla da sormamıştı. Onu seven bir annesi olduğu yetiyordu.
“Bilmiyorum anne. Hiç anlatmadın ki.”
“Anlatmadım…” Emine Hanım düşüncelere daldı. “Belki de iyi oldu. O hikâyede iyi bir şey yok zaten.”
Leyla kıpırdamaya korkarak bekledi. U
Sabah güneşi mutfak penceresinden içeri süzülürken, annesinin gözlerindeki o eski tanıdık ışıltının geri döndüğünü gördü ve içi huzurla doldu. Evin içinde sadece tava cızırtısı ve birbirlerine bakışlarındaki huzur vardı.




