Ayşe pencerenin önünde oturup sokağı seyrediyordu. Otobüsler aynı gıcırtıyla fren yapıyor, yayalar bir yerlere koşuşturuyor, o ise dün gelen mektuptan başka bir şey düşünemiyordu. Altın çerçeveli siyah zarflı mektup, mutfak masasında bir gündür duruyor, ama açmaya cesaret edememişti.
“Anne, ne diye heykel gibi oturuyorsun?” Mehmet kasırga gibi içeri daldı, çantasını köşeye fırlattı. “Yine mi dertlendin? Haydi, bari yemeği hazırla, kurt gibi açım.”
“Ye işte,” diye iç çekti Ayşe, gözlerini sokaktan ayırmadan. “Buzdolabında köfteler var, mikrodalgada ısıtırsın.”
Oğlu odanın ortasında durdu, anneye daha dikkatli baktı. Duruşunda bir gariplik vardı, çok gergin görünüyordu.
“Ne oldu anne?” Mehmet yaklaştı. “Garip… bir halin var sanki.”
“Önemli bir şey yok,” diye döndü Ayşe ona. “Sadece bir mektup geldi. Açıp açmamakta kararsızım.”
“Ne mektubu? Kimden?”
“Noterden. İstanbul’dan.”
Mehmet kaşlarını çattı. Noterden gelen mektuplar genelde hayra alamet olmazdı. Ya borç, ya dava, ya da başka dertler.
“Noter mektubunda ne olabilir ki?” diye sordu tedirgin.
“Bilmem. Belki Ayten teyze bir şey bırakmıştır. Son yıllarını İstanbul’da yaşadı, küçük bir evi vardı ya. Ama onunla hiç görüşmedik, en az on senedir.”
Ayşe kalkıp mutfağa geçti. Mektup hâlâ aynı yerde duruyor, kararsızlığıyla alay eder gibiydi.
“Anne, açıverelim mi belki?” Mehmet zarfı eline aldı. “Gerçeği bilmekten daha kötü ne olabilir?”
“Daha kötü çok şey olabilir,” diye mırıldandı annesi. “Ya bir yükümlülük çıkarsa, borçları falan. Başka dertler. Başıma iş açmak istemem.”
“Ya tam tersine, güzel bir şey çıkarsa?” Mehmet zarfi yırtmak üzereydi ki annesi eliyle durdurdu.
“Bekle. Biraz daha düşüneyim.”
Ancak düşünecek pek bir şey yoktu. Ayten teyze, Ayşe’nin kuzeniydi. Aynı mahallede büyümüşlerdi ama yolları çoktan ayrılmıştı. Ayten, okulu bitir bitirmez başkente taşınmış, orada evlenmiş, bir bilim kurumunda çalışıyordu. Çocuğu olmamış, kocası da yıllar önce vefat etmişti. Ayşe ise kasabada kalmış, Mehmet’i doğurmuş, kocasını genç yaşta kaybetmiş, ömrünü anaokulunda öğretmenlik yaparak geçirmişti.
En son dedelerinin cenazesinde görüşmüşlerdi, gerçekten de on yıl kadar olmuştu. Ayten o zaman kendisine yabancı, pahalı manto giymiş, taşralı akrabalarına tepeden bakan bir İstanbul hanımefendisi gibi gelmişti.
“Peki, aç öyleyse,” diye karar verdi Ayşe. “Ama kötü bir şey çıkarsa, demedim deme.”
Mehmet zarfi özenle açtı, birkaç kağıt çıkardı. İlk satırları okur okumaz ıslık çaldı.
“Anneciğim, yazana göre Ayten teyze sana İstanbul’da bir daire bırakmış.”
“Ne?” Ayşe elindeki çay bardağını neredeyse düşürüyordu. “Hangi daire?”
“İki odalı, Bağcılar’da. Bir de banka hesabı var…” Mehmet sayfaları çevirdikçe gözleri fal taşı gibi açıldı. “Anne, epey ciddi bir para bu.”
Ayşe bir sandalyeye çöktü, çünkü bacakları pamuk gibi olmuştu.
“Olamaz. Onunla neredeyse hiç konuşmadık. Niye bana bıraksın ki?”
“Burada ondan yazılmış bir not var. El yazısı.” Mehmet annesine küçük bir kağıt uzattı.
“Sevgili Ayşe’cim, bu mektubu okuyorsan, ben artık yokum demektir. Birbirimizden uzaklaştığımızı biliyorum ve bunda çoğunlukla benim suçum var. Hep önümde daha çok zaman olduğunu, akrabanın kıymetini bilmek için zamanımın olduğunu düşündüm. Ama zaman beklenmedik şekilde tükeniveriyor. O evim sana kalsın istiyorum. Sen hep iyi kalpli birisin, hep başkaları için yaşadın. Sıra kendini düşünmende. Ayten.”
Ayşe notu birkaç kez okudu, gözlerine inanamadı. Gözyaşları yanaklarından süzüldü kendiliğinden.
“Yani ne oluyor şimdi?” diye fısıldadı. “Ölmüş, ben bile haber alamamışım. Cenazesine gidemedim, son yolculuğunda yanında olamadım…”
“Anne, kendini suçlama. Nereden bilecektin?” Mehmet annesinin omzuna sarıldı. “Belki de haber verilmesini istememiştir. Bazı insanlar sessizce gitmeyi yeğler.”
“Peki niye bana? Daha yakın başka
Emine pencerede durup karlı bahçede oynayan çocukları seyrederken iç geçirdi, işte tam o an kapı çaldı ve gülümseyen Orhan Bey elinde çay tepsisiyle içeri girdi, hayatın beklenmedik küçük mutluluklarına bir yenisi daha ekleniyordu.




