Bir Yabancı İçin Helikopterden Atlarken—Ama Kim Olduğuna İnanamadım…

O gün su kenarında olmamalıydım. Marina kafesindeki vardiyamdan kısa bir mola vermiştim. Sandviçimi alıp iskelede biraz huzur bulmaya gittim. Ansızın, gökyüzünü yaran helikopter sesi duyuldu. Alçaktan ve hızla belirdi. İnsanlar işaret edip video çekiyor, fısıldaşıyordu. Ben ise donup kalmıştım. Bir gariplik vardı. Sonra o köpeği gördüm: Üzerinde fosforlu kurtarma yeleğiyle dev gibi bir karabaş çoban köpeği, helikopterin açık kapısında sanki yüzlerce kez yapmışçasına sakin ve hazır duruyordu. İçerideki ekip, pervanenin gürültüsü arasında Sapanca Gölü’nü işaret ediyordu. Parmaklarının yönünden suda çırpınan birini fark ettim. Kıyıdan ulaşılamayacak kadar uzaktaki bu insanı görür görmez, köpek havayı yararak atladı. Usta bir dalışla suya girdi, sonra kuvvetli hamlelerle ilerlemeye başladı. Kendimi koşarken buldum, kalbim küt küt atıyordu. İçimde bir sıkıntı vardı. O anda gömleğini tanıdım: Sabah benim hazırladığım çantadan çıkan o rüzgârlığı giyen, bitkin halde debelenen kişi abim Mehmet’ti! Gece birden gözümde canlandı: “Dayanamıyorum artık, Can,” demişti kapıyı çarpmadan önce. “Herkesin hayatı yolunda, ben hariç.” Arabasında uyuduğunu sanıyordum. Soğuk sudan nefret ettiğini bildiğim halde göle gideceği aklımdan geçmemişti. Köpek ona yaklaşırken, dalgıç kıyafetli bir kurtarıcı da ipe bağlı şekilde indi. Ama ilk ulaşan köpekti. Mehmet’in rüzgârlığını ustaca dişleriyle kavradı. Abim direnç göstermedi. İnsanlar kıyıda bağırışıyor, cankurtaranlar sedye çağırıyordu. Titreyen bacaklarımla öne doğru sendeleyerek gittim. Mehmet’i soluk benizli, zor nefes alarak çıkardılar. Dudakları morarmıştı. Sağlık görevlilerinden biri kalp masajı yaparken, diğeri kolundan iğne yaptı. Mehmet’in parmakları seğirdi. Köpek –ıslak ve soluk soluğa– sedyenin yanında oturup bekliyordu. Yanına diz çöktüm. “Teşekkür ederim,” diye fısıldadım, anlayıp anlamadığından emin olmadan. O ise bileğimi yaladı. Nazik ve bilinçli bir hareketle. Mehmet’i ambulansa bindirirken hastanenin adını söylediler. Sözleri bitmeden arabama atlamıştım. Hastanede geçen saatler sonsuzdu. Gelen mesajlara cevap vermedim. Gözüm hep kapılardaydı. Sonunda bir hemşire çıktı: “Uyandı,” dedi. “Sersemlemiş halde ama seni sordu.” Odasına girdiğimde Mehmet kırılgan görünüyordu. Burunda oksijen tüpü, yanıp sönen monitörler… Gözlerinde pişmanlıkla baktı bana. “Bu kadar ileri gitmesini istemezdim,” diye fısıldadı. “Sadece yüzüp kafamı dağıtacaktım.” Bilse de yüzemeyeceğini, itiraz etmedim. “Canıma tak ettin, Mehmet,” dedim usulca. Gözlerini kırpıştırdı: “O köpek… beni kurtardı.” “Evet,” dedim, “gerçekten kurtardı.” Sonraki günler birbirine karıştı. Mehmet gözetim altındayken yanından ayrılmadım. Annemiz Ankara’dan uçakla geldi. “Göl kenarında kaza geçirdim,” diye açıkladık ona. Mehmet karşı çıkmadı, suskun kaldı. Üç gün sonra köpeği tekrar gördüm. Kahve almaya çıkarken, haber minibüsünün önünde bağlı duruyordu. Aynı karabaş tüyler, aynı parlak yelek… Ama bu kez huzursuz görünüyordu. Bakıcısı –
Şimdi sakin suların kıyısında oturuyoruz ve Ranger, başını Matt’in kucağına koymuş, her zamanki gibi sessizce bekleyişini sürdürüyor, tüylü dostumuzun yanında ikinci şansın sıcaklığını hissediyoruz.

Rate article
Lifequest
Bir Yabancı İçin Helikopterden Atlarken—Ama Kim Olduğuna İnanamadım…