Gülay Arslan, kocasının ölümünden sonra eşyaları toplarken, bir anda eski lise mezuniyet resmini buldu. Kırk yıl önce Mehmet’le yan yana durmuşlardı; Mehmet, onu ürkütür gibi korkakça, omzundan tutuyordu. İkisi de resimde gülümsüyordu ama Gülay, içinin nasıl küt küt attığını hatırlıyordu, Mehmet yaklaşıp birlikte fotoğraf çektirebilir miyiz diye sorduğunda.
“Gülaycığım, seninle bir fotoğraf çektirebilir miyiz?” demişti, utanarak, gözlerine bakmadan. “Hâtıra olsun diye…”
Sessizce başını sallamıştı, kalbi o kadar hızlı çarpıyordu ki salonun her yerinden duyulacağını sanıyordu. Son sene Mehmet, her gün onu eve kadar yürüyor, çantasını taşıyor, matematikte yardım ediyordu. Gülay ise hiçbir şeyin farkında değilmiş, umrunda değilmiş gibi yapıyordu.
Şimdi, kocasının vefatından sonra bu eşyaları karıştırırken, ne çok şeyi kaçırdığını anlıyordu. Murat’la otuz beş yıl evli kalmıştı; iyi bir insandı, iki çocuklarına şefkatli bir baba olmuştu. Ama kalbi hep o mezuniyetteki utangaç çocuğu hatırlıyordu.
“Anne, ne karıştırıyorsun orada?” diye odaya baktı kızı Aslı. “Yardım edeyim mi?”
“Öylesine işte, resimlere bakıyorum,” dedi Gülay. “Al bak, ne gençmişim.” Fotoğrafı uzattı.
Aslı resmi aldı, dikkatle inceledi.
“Yanındaki kim? Babam değil herhalde…”
“Sınıf arkadaşım,” dedi kısaca annesi.
“Ne kadar yakışıklı. Ve sana öyle bakıyor… âşık gibi,” diye gülümsedi Aslı. “Bir şeyler mi vardı aranızda?”
Gülay pencereden dışarı baktı. Camda Ekim yağmuru tane tane düşüyor, sarı çınar yaprakları damlalarda yansıyordu.
“Bir şey yoktu,” diye fısıldadı. “Sadece arkadaştık.”
Sonra, savunur gibi ekledi:
“O sanat okuluna gitti, ben üniversiteye. Farklı yollara düştük.”
Aslı omuz silkti, resmi bırakıp çıktı. Gülay anılarıyla baş başa kaldı.
Mezuniyetten sonra birkaç kez görüşmüşlerdi sadece. Mehmet evine gelir, mutfakta oturur, çay içerlerdi. Gülay’ın annesi, Neriman Hanım, ondan açıkça hoşlanırdı.
“İyi çocuk,” diyordu kızına. “Çalışkan, aklı başında. Ve sana bir azize bakar gibi bakıyor.”
“Anne, uydurma,” diye savuştururdu Gülay. “Sadece arkadaşız.”
“Arkadaş,” diye iç çekerdi annesi. “Ben senin yaşındayken evlenmeye hazırlanıyordum.”
Son kez Ağustos’ta, dersler başlamadan önce gelmişti Mehmet. Gülay tam tıp fakültesine hazırlanıyordu. Kimya, biyoloji kitapları masada yığılıydı, oda notlarla doluydu.
“Rahatsız mı oldum?” diye sordu kapıdan baktığında.
“Gir içeri,” diye başını salladı Gülay, kitabından bakmadan.
Mehmet karşısına oturdu, uzun süre sessiz kaldı, sonra konuştu:
“Gülay, hadi evlenelim.”
Kalbi ancağızında durdu. Gözlerini kaldırıp onunkilere baktı. Mehmet dik oturuyor, ellerini dizlerine koymuştu; her kelimenin ona nasıl zor geldiği bellidir.
“Ciddiyim,” diye devam etti. “Seni çok… çok seviyorum. Beşinci sınıftan beri seviyorum. Başka kimseyi istemiyorum. Sen üniversiteyi kazanırsın, ben çalışırım, ev parası biriktiririm. Bitirene kadar bekleriz, sonra… İşte artık aile oluruz.”
Gülay ona bakıyor, tek kelime edemiyordu. Göğsünde her şey kaynıyordu, “evet” diye bağırmak, boynuna atılmak istiyordu. Ama bir şey engelliyordu. Fazla hafife alınmaktan korkması mı? Önce eğitimini bitirme arzusu mu? Yoksa böylesine keskin duygular karşısındaki ürperti mi?
“Mehmet, ben…” diye başladı ama o sözünü kesti:
“Hemen cevap verme. Düşün. Beklerim.”
Bir hafta sonra Gülay, üniversite sınavı için Ankara’ya gitti. Mehmet’e hiç cevap vermedi. Öğrenci olarak döndüğünde ise Mehmet, sınıf arkadaşlarından Aylin Demir’le çıkıyordu.
Gülay iç çekti, resmi kenara koydu. Kaç yıl geçmişti, her şey dün gibiydi. Aylin’in gururla nişan yüzüğünü nasıl gösterdiğini, Mehmet’in sokakta karşılaştıklarında mahcup mahcup nasıl başını salladığını, k
Genç Mehmet’in gözlerindeki o derin aşk, artık yalnızca sararmış kâğıt üzerinde donmuş, sessiz bir feryat olarak sonsuza dek kalacaktı.




