O gün suyun yakınında olmamam gerekiyordu.
Marina kafeteryasında vardiyamdan kısa bir mola almıştım. Sandviçimi alıp sessizlik için iskeleye yürüdüm. Derken, gökyüzünü yırtan helikopter sesini duydum. Birdenbire belirivermişti, alçak ve hızlı.
İnsanlar işaret ediyor, çekiyor, fısıldaşıyordu. Ben ise donmuş gibiydim. Bir şeyler… ters gidiyor gibiydi.
Sonra köpeği gördüm.
Dev gibi siyah-beyaz çoban köpeği melezi, neon kurtarma yeleğiyle helikopterin açık kapısında, sanki bunu yüz kere yapmışçasına duruyordu. Sakin. Kararlı. Hazır.
Mürettebat pervanenin uğultusu arasında bağırıp Konyaaltı’ndaki göle işaret ediyordu.
İşaretlerini takip ettim—suda birini gördüm. Sadece suyun üzerinde sendeleyen bir kafa, kıyıdan yardım edilemeyecek kadar uzakta.
Ardından köpek atladı.
Temiz, ustaca bir dalışla helikopterden. Bir an suyun altında kayboldu, sonra güçlü kulaçlarla ileri doğru süzüldü.
Kendimi korkudan kaskatı kesilmiş, korkulukta dikilirken buldum. İçimde bir şeyler kıpırdanıyordu.
Sonra onu gördüm.
Gölde çırpınan kişi—bitkin, sırılsıklam—sabah benim bizzat çantasına yerleştirdiğim rüzgarlığı giyiyordu.
Kardeşimdi bu. Emre.
Ve birden dün geceyi hatırladım.
“Dayanamıyorum artık, Deniz,” demişti kapıyı çarpıp çıkmadan önce. “Herkes hayatı anlamış, ben hariç.”
Kafasını dinlemeye gitmiş sandım. Belki arabanızda uyudu diye düşündüm. Ama eve gelmemişti.
Göle gideceğini asla düşünmezdim. Soğuk sudan nefret ederdi. Derin sulardan.
Köpek neredeyse oraya varmıştı, kasları kararlılıkla dalgaları yarıyordu. Islak elbiseli bir kurtarıcı halatla desteklenmiş şekilde geliyordu. Ama köpek önce vardı.
Usulca Emre’nin yeleğinden tuttu sanki bunu daha önce yüz kez yapmış gibi. Ve Emre… direnmedi. Tamamen gevşedi.
Kıyıda insanlar bağrışıyordu. Cankurtaran sedye istedi. Sağlık görevlileri kalabalığı yarıyordu. Ben de dizlerimde derman kalmamış halde tökezleyerek ilerledim.
Emre’yi soluk benizli, güçlükle nefes alır halde çıkardılar. Dudağı maviydi. Sağlık görevlisi suni solunuma başladı, diğeri koluna enjekte yapıyordu. Yaklaşamadım ama parmaklarının kıpırdadığını gördüm.
Köpek—ıslak ve soluk soluğa—sedyenin yanına oturmuş, izliyor, bekliyordu.
Yanına diz çöktüm.
“Sağ ol,” diye fısıldadım, anlayıp anlamayacağını bilmeden.
Ama usulca bileğimi yalad. Tanıdık bir davranıştı.
Mürettebat Emre’yi ambulansa taşıdı. Biri hangi hastaneye götürdüklerini söyledi. O bitirmeden ben arabama binmiştim zaten.
Hastanede beklemek hiç bitmedi.
Mesajlar yağıyordu. Hiçbirine cevap vermedim. Sadece kapılara dalmıştım.
Nihayet bir hemşire çıktı. “Uyandı,” dedi. “Hala sersem; ama seni sordu.”
Odaya girdiğimde Emre kırılgan görünüyordu. Burunda oksijen tüpü. Cihazlar bip sesleri çıkarıyordu. Bana suçlu bir bakış attı.
“Bu kadar ileri gideceğini düşünmedim,” diye fısıldadı. “Sadece biraz… yüzmeyi düşündüm. Kafamı dağıtayım diye.”
Aslında haklı olmadığını bilsem de kafa salladım. O kadar yüzemezdi. Bunu o da biliyor
O akşam gölün kenarında otururken, hafif bir yağmur serpiştirmeye başladı ve Can’ın kucağında uyuyakalmış olan, artık sadık dostu Ranger’ın rahat nefesleri arasında, o dalgaların bize neyi kaybettirmek istediğini değil, neyi bulabileceğimizi öğrettiğini idrak ettim.




